October 14, 2015

SESSİZ EV // ORHAN PAMUK (1983)


SESSİZ EV’İN SESLERİ

“Sabah işe gidiyorlar, akşam işten dönüyorlar, sabah işe gidiyorlar, akşam işten dönüyorlar, sabah işe gidiyorlar, akşam işten dönüyorlar, zavallılar, bilmiyorlar, bilmiyorlar!” (Sessiz Ev / ‘Hasan’ karakterinin ağzından)

Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’inin 32 bölümü beş farklı karakterin bakış açısından, birinci kişi anlatımı ile aktarılır. Kişiler ve sözü devraldıkları bölüm sayıları şöyledir: Hasan (8 bölüm), Babaanne (7 bölüm), Recep (6 bölüm), Faruk (6 bölüm) ve Metin (5 bölüm). Eserin açılışını Recep yaparken nihayetini Babaanne/Fatma Hanım karakteri oluşturur ve eserdeki bu iki zıt karakter sessizlik dışında başka bir noktada daha örtüşmüş olur, belki de bir araya ancak bu şekilde gelecek ve Sessiz Ev’in ses’i olacaklardır.

----------

Gebze’ye bağlı Cennethisar’da hayat bulan öykünün girişi evin uşağı Recep karakterinin Babaanne’yi yemeğe çağırması ile açılır. Babaannenin torunları Metin, Faruk ve Nilgün her zamanki gibi, yılda bir kere Fatma Hanım’ın evine gelecek ve mezarlık ziyareti yapılacaktır hep birlikte.

Recep’in Mecburi Sessizliği

55 yaşındaki Recep, bir cücedir. İnsanlarla konuşmaya çalışır ama alaya alındığını, küçümsendiğini hisseder. Bu da onu gizlenmeye, saklanmaya iter. Kahvehaneye gittiği bir gün ona istinaden dile getirilen gazete haberi keyfini kaçırır. Yazının başlığı şudur: ‘Üsküdar’daki Cüceler Evi!’ İnsanların kötülüğüdür Recep’i üzen: “Ama cüce olduğum için üzülmüyorum,” dedim. “İnsanlar elli beş yaşındaki bir cüceyle alay edebilecek kadar kötü oldukları için üzülüyorum asıl ben.” (Pamuk 11)

Eserin merkezinde yer alan Recep karakteri, özellikle Selâhattin Bey karakterine ve Faruk’a yaptığı göndermelerle, geriye dönüş tekniği ekseninde, öne çıkar. Recep, yasak bir aşkın meyvesidir ve bu durum onun, Sessiz Ev’deki varlığını, cüceliğini, eksikliğini, sessizliğini açıklar. Sessizdir Recep, suskundur. Susmalıdır, çaresiz, sadece susmalıdır:

Büyükhanım'la konuşmak isterim, ama o konuşmaz, ben susarım ve insanın nasıl böyle sessiz kalabileceğine şaşarak bakarım ve masanın üstünde gezinen elinin ağır hareketlerinden korkarım: İçimden sanki çığlık atmak gelir: İhtiyar, hain örümcekler gibi elleriniz Büyükhanım! (170)

Recep’in suskunluğu, sessizliği ona seslenen bir eser karakterinin şu sözleriyle desteklenir: “Oysa vakit, ah, ne az! Allahaısmarladık benim zavallı, sessiz evlâdım, bari sana son bir nasihat edeyim, dinle beni Recep: Geniş ve özgür ol, kendine ve yalnızca kendi aklına inan anlıyor musun?” (312) Recep de Sessiz Ev’in sessiz kişilerinden biridir ve Fatma Hanım’ın sessizliğinin tanığı, ortağı ve sebebidir.


Babaannenin Bilinç Akışı

90 yaşındaki Babaanne/Büyükhanım/Fatma geçmişte yaşamaktadır mütemadiyen. Zihni bilinç akışı tekniğinin sınırları dâhilinde yıllar önce ölen eşi Selâhattin Bey’in sözleriyle doludur. Selâhattin Bey, tüm konuşmalarını Fatma Hanım ve Recep karakterlerinin bölümlerinde gerçekleştirir. Selâhattin Bey, bir bilim insanıdır, doktordur. Bilimi, deneyi öne çıkarır ve kesin gerçeklikler üzerinden hareket eder. Dini reddedici bir ruh halindedir. Ulvi bir konuma yerleştirdiği ansiklopedi, bir aydınlanma nesnesidir. Ansiklopedi, kitleleri aydınlatma, nesnel bağlamda bilgilendirme açısından mühim bir eserdir. Ansiklopediyi tamamlamak için otuz yılını harcar Selâhattin Bey ve bu süre içerisinde Fatma Hanım’ı da kendisi gibi düşünmeye zorlar. Bu baskı altında ezilen Fatma Hanım eşinin sürekli içki kullanması ve onu aldatması nedeniyle kendi içine çekilir, bir mezar kazar mecazen ve buraya gömülür. Belki de bu nedenle aksi ve sevimsiz görünür. Ayrıca geçmişin güzellikleri, yeşillikler ve doğanın rengi içerisinde akan bir ömür suyunun kalan son damlalarıdır onu rahatsız eden, değişen hayat, sığlaşan konuşmalar ve yapay iletişim çağıdır. Bu durum, Pamuk’un sözcük tekrarı tercihleriyle aktarılır:

Gülerler: Ne tuhaf şu ihtiyarlar, gülerler; nasılsınız Babaanne, gülerler; televizyon nedir biliyor musunuz, gülerler; niye aşağı inip bizimle durmuyorsunuz, gülerler; dikiş makineniz ne güzelmiş böyle, gülerler; pedalı da var, gülerler; yatarken bastonunuzu niye yatağınıza alıyorsunuz, gülerler; sizi arabayla gezdirelim mi Babaanne, gülerler; sabahlığınızın işlemeleri ne güzel böyle, gülerler; seçimlerde niye oy atmadınız, gülerler; niye hep dolabınızı karıştırıyorsunuz, gülerler; bana bakarken niye gülüyorsunuz hep öyle desem, gene gülerler, gülerler ve gülmüyoruz ki Babaanne derler, gene gülerler. Belki de babaları ve dedeleri bütün ömürleri boyunca ağladığı için. (143)

Fatma Hanım karakterinin aklında gidip gelen ‘suç’ ve ‘günah’ kavramları, onu ürküten ve sessizleştiren unsurlardır. Yıllarca eşi varken yaşadığı, gördükleri karşısında ve anıların içinde maruz kaldığı sessizlik onu korkutur, ölüm sessizliğidir artık bu, ölüme giden sessizliktir: “Ne tuhaf ve korkutucu şeymiş şu sessizlik.” (328) Tekrar haykırır Fatma Hanım: “Sessizlikten korkuyorum!” (332) Sessizliği getiren geçmişe dönüşler dağınıktır ve bir sayıklama (bilinç akışı) şeklinde gerçekleşir. Eserin sonuna doğru çocukluk günlerine kadar gidecektir Babaanne ve ‘ses’li, suçsuz, masum günleri yâd edecektir:

Orada duruyor cüce. Hemen arkasından yetiştim. Birden döndü, bana yaklaştı, kolumdan tuttu; şaşırdım ama: Peki. Dokundu bana, beni yatağıma götürdü: Yatırdı beni, sıcak yorganımı örttü: Peki, küçük bir kızım ben, suçsuzum, ben unuttum. Ben yatağımda yatıyordum, o çıkıyordu. (300)


Allahsız Doktor Selâhattin

Fatma Hanım’ın eşi Selâhattin Bey, bir dönüştürme ve etkileme çabası içindedir, heyecanlıdır, amacı doğrultusunda tutkulu ve öfkelidir: “Evet, Allah yok, Fatma, bilim var artık, Allah’ın öldü senin, budala kadın!” (26) Soyadı kanunu ile birlikte soyadını dahi Darvınoğlu koyan Selâhattin Bey, ‘Charles Darwin’ destekçisidir ve bu konuda aralarında bir bağ (!) bulunan Recep’i bilgilendirir: “Dur, bir kâğıda yazayım vereyim, dedi ve Charles Darwin diye yazdı verdi, hâlâ saklıyorum.” (118)

Selâhattin Bey doktor olsa da temel amacı halkı aydınlatmaktır çünkü ona göre halkın zihni karanlık düşüncelerle doludur: “Hepsinin beyninin içindeki o pislikler, o boş inançlar ve yalanlar temizlenmedikçe bize kurtuluş yok, derdi Selâhattin Bey, onun için yıllardır yazıyorum ben Fatma, onun için.” (60) Doktorluğunu taşındıkları evin bir odasını muayenehaneye çevirerek sürdürmek ve halka yaklaşmak da ister Selâhattin Bey: “Doktor Selâhattin, diye bir pirinç levha asmıştın Selâhattin, muayene saatleri de şöyledir ve yoksul olanlardan para almayacağım Fatma, diyordu, halkla temas etmek istiyorum” (63) Bu temas çabası içerisinde muayeneler sürerken doktorun gelen hastalara olan tutumu farklılaşır. Bir kadın hastanın başörtüsünü çıkarmasını ister, zamanında gelmeyen bir hastanın yakınlarını işi ’kadere’ bağladıkları için tersler. Halka ulaşmak ister, onları aydınlatma amacı güder ama halkın değerlerine saygı göstermez, dilini kullanmaz ve dayatmacı, hakir görücü bir hâl takınır ve ‘Allahsız Doktor’ lakabını alır: “Bu ahmak halka her şeyi basit anlatacaksın ki anlasınlar, zaten bu yüzden o bilimsel buluşları anlatayım diye imanım gevriyor, yazılarımın orasına burasına atasözleri ve deyimler yerleştiriyorum ki anlasın hayvanlar.” (147) Halk hakkında böyle düşünmesinin temel sebebi halkın bilime uzaklığı ve metafizik inançlara düşkünlüğü şeklinde açıklanabilecek olan doktor, din kavramını kabul etmez ancak onun yerine bilimi koyar ve tutkulu bir ifadeyle kendinden geçer: “Evet, ben Doktor Selâhattin, yirminci yüzyılda O'nun yerine artık bütün Müslümanların yeni tanrısı niye olmayayım ki? Çünkü bilimdir artık tanrımız, işitiyor musun Fatma?” (142)

Bu noktada ansiklopedi bir kurtarma aracı olarak öne çıkacaktır. Yıllarca ansiklopedisini madde madde kaleme alan Selâhattin Bey’in planları yeni yazıya geçilen dil devrimi nedeniyle bozulur: “Alfabeyi değiştirdiler, ansiklopedimin bütün planı altüst oldu.” (119) Ansiklopedisinin ölüm maddesinde kalması ve ölmesi manidar olan Selâhattin Bey, yine de, ölümü keşfetmiştir ve büyük bir heyecan içindedir. Bu keşif –ölüm bir hiçliktir- onu aydınlatmış, Doğunun tembelliğinden ve kabullenici yapısından kurtarmış, özgür düşünen, sorgulayan bir Batılı kılmıştır. O, bundan sonra bir Batılıdır ve hatta Batıdır: “Ölümü düşünüyorum, o halde Batı'lıyım! Doğu'dan çıkıp gelmiş ilk Batı'lıyım ben, Batı olmuş ilk Doğu!” (301) Selâhattin Bey, kendini bulamamış bir toplumun kaybolan bir sesi olarak, kendi düşüncesiyle, hiçliğe gidecek ve Fatma Hanım’ın sessizliğinin müsebbibi olacaktır.


Kayıp Gençlik: Hasan ve Metin

Recep’in yeğeni Hasan eserdeki üçüncü bölümden itibaren sesini duyurur. Hasan, on sekiz yaşındadır ve ülkücü bir harekete katılmıştır. Okulda matematikle ilgili sıkıntıları vardır. Ülkücü Mustafa ve Serdar’la birlikte esnafa milliyetçi gençlerin düzenledikleri bir gece ile ilgili, tarihi geçmiş, davetiyeler satan Hasan diğerlerine göre çömez konumundadır ve çabuk öfkelenir gibi görünmektedir. Önemli biri olma isteğindedir Hasan, babası topal piyangocu İsmail’e öfkelidir, annesini ise sevmektedir. Ayrıca bu bölümde eserin geçtiği tarihsel zaman da netlikle açıklanır. Davetiyesi satılan etkinliğin zamanı çoktan geçmiştir: “İki ay önceymiş bu gece. Bak, burada Mayıs 1980 diyor.” (30) 1980 askeri darbesinin öncesindeki bir dönemi yansıtan eser bu açıdan ele alındığında, eser içinde yaşanan gergin yapı daha net anlaşılır, anlamlı hale gelir. Bu ortam içerisinde büyüyen Hasan’ın anlık öfke nöbetlerinin gerekçesi paraya ve makama verilen önemdir: “Gittim. Paran varsa, paran varsa kaç para: Fatiha yerine bunu okuyorlar artık: O kadar iğrençsiniz ki, bazan ben kendimi yapayalnız hissediyorum: Yarısı rezil, yarısı budala.” (78)

Güç edinmek ister Hasan, güçlü olmak, değer görmek. Ülkücü düşüncelerle harmanlanan zihni, ‘suç, günah’ gibi kavramlarla yüklüdür, kafası karışıktır. Aklı Nilgün’dedir Hasan’ın. Küçükken oyunlar oynadığı Nilgün, yıllar sonra onun aklını başından almış, bir takıntıya dönüşmüştür. Öfkesi, bu takıntı doğrultusunda, artar Hasan’ın: “Kılıçlar, bıçaklar, tabancalar, iktidar! Ben başka biriyim, geçmişim değilim ben, anılarım değil artık yalnızca geleceğim var benim. Anılar köleler içindir, uyuşturur onları. Onlar uyusunlar, ben düşündüm.” (260) Kimse kendisi değildir bu ortamda, kimse başkası bile değildir. Bu tuhaf kayıp âleminde ilerleyen Hasan’ın, Nilgün’ün çantasından çaldığı yeşil tarak bir çeşit arayışı, aşkı, umudu nitelerken, sonrasında bakkaldan aldığı kırmızı tarak, kanı, suçu ve ölümü simgeler ve birer motif (leitmotif/tekrar eden motif) olurlar.

Kimse birbirine benzemez, evet, ama kimse kendisi de olamıyorsa görünmez bir pranga mevcuttur bireyler arasında. Onları esaret altına almaktadır bu, makineleştirmekte, sessizleştirmektedir. Artık çıkan yegâne ses, ‘aynı’lığın sesidir: “Bulutlar, karanlık fırtınalar, anlayamadığım düşünceler! Hepimiz tanımadığımız birinin kölesiyiz sanki, bazan durup şöyle bir isyan etmeye çalışıyoruz, ama korkuyoruz sonra: Şimşekleri, yıldırımları, bilinmeyen uzak felâketleri üstüme atar!” (259) Hasan bu noktada maddeci, tüketen topluma bir itiraz unsuru olarak öne çıkar ve düzeni eleştirir: “Evet, fabrika denilen yer, modern bir hapishanedir aslında ve makinelerin keyfi olsun diye, sabah sekizden akşam beşe kadar zavallı köleler ömür tüketir.” (321) Kölelerden bahseder, modern ve yorgun kölelerden. Herkes birbirine bağımlı konumdadır ve takıntılıdır da. Hasan, Nilgün’e; Metin Ceylan’a; Babaanne anılara, Faruk hikâyelere ve Selâhattin dine: “Karanlığın mahzenlerinde yürüyen milyonlarca zavallı Müslüman var, benim kitabımın ışığını bekleyen milyonlarca uyuşturulmuş zavallı köle!” (312)

Eserin beşinci bölümünde sözü devralan Metin’dir. Metin, Nilgün ve Faruk’la birlikte Babaanne Fatma Hanım’ın torunlarındandır. Metin’in en büyük arzusu Amerika’ya gitmek, üniversiteyi orada okumak, zengin bir hayat sürmektir. Metin’in matematik zekâsı yüksektir ve ezberleme yeteneği fazladır. Zengin çocuklarıyla dolu bir arkadaş çevresi olan Metin, zenginlerden nefret etmesine rağmen onların arasındadır. Kendisiyle çelişir gibi görünen Metin’in esas nefret ettiği şey fakirliğidir aslında ve diğerlerinin zenginliği karşısında hissettiği çaresizliktir olsa olsa. Metin, kaymakamlıktan istifa etmiş Doğan Bey’in oğludur, zengin değildir. Özel ders vererek para kazanmaktadır: “Biraz para için de senin gibi aptal zengin çocuklarına matematik, İngilizce ve poker dersleri veriyorum.” (47) Arkadaşlarına kitabi bilgilerden bahseder Metin, çünkü yaşadıklarını, yaptıklarını söylese küçümsenecekmiş gibi hissetmektedir: “Çünkü nedense troleybüse bindiğimi söylersem beni küçümseyecekmiş gibi bir duygu uyandı içimde.” (50) Bu küçümsenmişlik duygusunun, yoksulluğun panzehiri, çaresi ise zekâdır. Metin, zeki olduğunu düşünür ve direnir. “Ben hepsinden zekiyim bunların!” (52) Zekâsı ile kendini güçlü kılan Metin, Ceylan adında zengin bir kızla tanışır ve ona, nedense, âşık olduğunu hisseder: Ceylan’a baktım, güzeldi. Evet! Ona âşık olabileceğimi gene düşündüm, az sonra düşündüğüme inandığıma inandım.” (52) Ceylan’la birlikte denize giren Metin’in duyguları, Pamuk’un ve bağlacı kullanımındaki akıcı tekrarı ile, yoğun bir hâle gelir:  “Ve sonra o güzelim ayaklarını yavaşça karanlık ve esrarlı suya soktu ve o zaman ben onu hem yanı başımda hem erişilmez buldum ve suyu fışırdatırken ve konuşurken ben onu kaba ve çekici ve ruhsuz ve kahredici ve bayağı ve inanılmaz ve öldürücü buldum.” (196)

Herkes bir sahtelik içindedir: “İyi aydınlatılmış iğrenç pastaneler! Kendini gizlemeyen bütün iğrençlikleri seviyorum. Ben de sahteyim, ne mutlu, hepimiz sahteyiz!” (134) Bu sahteliğin ortasında kendini yitiren Metin, Ceylan’a olan takıntısının, tıpkı Hasan’ın Nilgün takıntısı gibi, etkisiyle güç kazanma isteğini artırır, Sessiz Ev’in satılmasını, zenginleşmeyi ister. Metin’in aktardığı bir dans sahnesi, müziğin ve dansın doğasına dair ilginç gözlemler içermektedir, başkaları gibidir herkes ve aslında değildir kimse kendisi gibi bile, tıpkı Hasan’daki gibi, kayıptır herkes:

Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim! Dans ederken, acaba, ben şimdi dans ediyorum, diye düşünüyorlar mıdır? Çünkü tuhaf hareketler, müziği hiç duymasan daha da tuhaf! Ben dans ederken yaptığım şeyin saçma olduğunu düşünürüm ve böyle düşündüğüm için sıkılan canımı bu kıza kendimi sevdirmek için ne yazık ki bu tuhaf hareketleri yapmak gerek, diyerek yatıştırırım ve böylece bilincim bu aptallara katılmış gibi düşünür, ama katılmaz ve sonuç olarak hem başkaları gibi, hem de kendim gibi olabilmeyi başarırım ki bunu başaran insan çok azdır! Sevindim! (135)

Sesin ve Sessizliğin Hikâyecisi: Faruk

Eserin 4, 9, 14, 18, 24 ve numaralı bölümlerinde konuşan Faruk, eserin ana konusundan bağımsız bir yolculuk yapar. Üniversite hocası bir doçent olan Faruk, eşi Selma’dan boşanmış, kilolu birisidir. Gebze’deki bir arşivde Osmanlı tarihi üzerine araştırmalar yapan Faruk, eserin arka plandaki en mühim karakteridir aslında. Kimsenin kendisi olamadığı, kimsenin bir başkası olamadığı, Doğunun Batı ve Batının Doğu olamayıp kendini bulamadığı, kimsenin bir diğerini anlamadığı ve anlamaya çalışmadığı, herkesin geçmişin sisinde/geleceğin pusunda yaşadığı ve şimdiyi tükettiği bir ‘unutma’ çağında yaşamaktadır Faruk. Tarihin her şeyi nesnel hâle getirme, ilişkilendirme gayesini bilir ama bu düşünceye ters bir tavır takınır:

İlişkileri inançla kuramıyorum," dedi Faruk Bey. "İş bana kalmadan, ilişkileri olgular kendi kendilerine kursunlar diyorum, olmuyor. Bir nedensellik bulunca, bunun kendi aklımın yakıştırması olduğunu hemen hissediyorum. O zaman olgular korkunç solucanlara, kurtlara benziyor. Boşlukta salınır gibi beynimin kıvrımları arasında kıpırdanıyorlar... (173)

Aksini iddia etse de bir hikâye düşkünüdür Faruk Bey: "Bütün hikâyelerden kurtulmak gerekli!" dedi Faruk Bey.” (175) Tarihi, geçmişi ve yaşananları nedensellik ilişkisi içinde değil, tek tek olgular olarak ele almanın önemine değinen Faruk, derin bir büyülenme yaşar geçmişin olaylarını okurken. Bir şey hissedemediğini düşünür (84) ama hikâye eder ve heyecan duyar bundan, hayat bir hikâyedir ve umut da öyle:

Uzun bir gemi yolculuğundan sonra, yol boyunca sizi bunaltan sis açılır da, bir kara parçası her ağacı, taşı ve kuşuyla birdenbire sizi kendisine hayran bırakarak nasıl belirirse, okudukça aralanan kâğıtlar arasından iç içe geçmiş milyonlarca hayat ve hikâye birden aklımda beliriverir. O zaman çok keyiflenir, tarihin işte aklımda canlanan bu renkli, hayat dolu şey olduğuna karar veririm. Bunun ne olduğunu anlat, deseler anlatamam. Biraz sonra, zaten o, arkasından tuhaf bir tat bırakarak geçip gider. O zaman umutsuzluğa kapılmaktan korkarım ve o geçip giden şeyi yeniden düşünmek isterim. (83)

“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” diyen Tanpınar’ın tam da bahsettiği noktadır Faruk’un yeri. Zamanın ve hayatın içinde ama ondan kopuktur ve bu kopukluk onun hikâyesidir. Tarih onu aydınlatacaktır: “Bu kâğıt parçalarının arkasında bütün bir ömrü geçirmeye yetecek kadar hikâye vardı, bu hikâyeler sisin arkasındaki kara parçasını bana gösterecekti.” (86) Bir yandan hikâye gereksiz diyen Faruk’un hikâyelerin ışığına ihtiyaç duyması onun da bir karmaşa içinde olduğunu gösterir. “Özgürüm ben. Ama nedense iğrendim de kendimden. Bende sahte, ikiyüzlü bir şeyler varmış da gizliyormuşum gibi. Şöyle düşündüm. İnsan kendini bir dereceye kadar tanır, sonra ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir noktaya gelip takılır ve karşılıksız bir gevezeliğe başlar.” (284) Metin’in sızlandığı ve tüm karakterlerin içine düştüğü sahtelik duygusundan kaçmaya çalışan Faruk, direnişini hikâyelere tutunarak sürdürür. Onun karşı çıktığı şey tarihin ek bilgilerle hikâyeye dönüştürülmesidir. Oysaki zaten tek tek olgular, insanı dönüştüren, düşündüren, zevklendiren hikâyelerdir: “Böylece dipnotları ve belge numaralarıyla süslediğimiz hikâyelerimizi gösterişli yazılarla, tantanalı toplantılarla, birbirimize gösteriyor, hikâyelerimizi karşılıklı savunup, kendi hikâyelerimizin daha iyi olduğunu ötekileri çürüterek kanıtlamaya çalışıyoruz.” (124)

Olayları, olguları böylesi ele alan Faruk, hikâyeleri bir kurtulma, kaçma çabası olarak görür ve onların sesine kulak verir: “Uçmak istiyorum, neon lâmbalara, pleksiglas reklamlara, siyasal sloganlara, televizyonlara, duvarlara mıhlanmış çıplak kadınlara, bakkal köşelerine, gazete resimlerine, bayağı afişlere bakışlarımı vura vura kendimi unutmak istiyorum; haydi, gösterin bana, gösterin...” (232) Unutmak ister Faruk ya da hatırlamak, mantığın, anlatılanın dışına çıkarak sadece hissetmek. Artık Faruk’un gözünden bakmaya başlamışızdır biz de. Seslerin, sözcüklerin, sessizliğin değerini bilmeye başlamışızdır böylelikle, Fatma Hanım’ın hikâyesini, cüceyi, Selâhattin’in zihnini, Metin ve Hasan’daki belirsizliği anlamaya başlamış ve Faruk gibi hissetmişizdir: “Tarihi de defterime geçirdikten sonra, aşağı yukarı dört yüz yıl önce, bir çocuğun düşlerine giren incirlerin ve incirleri düşleyen çocuğu düşleyen Resul'un nasıl şeyler olduğunu düşündüm.” (85) Böyle/böylelikle hissetmiş ve değişmişizdir Faruk sayesinde, bir nebze, ses ve sessizlik içinde:

Tarihi, hatta hayatı olduğu gibi kelimelere geçirmenin bir yolu yok! Sonra, bu yolu bulmak için yapılması gereken tek şeyin beyinlerimizin yapısını değiştirmek olduğunu düşündüm: Hayatı olduğu gibi görebilmek için hayatımızı değiştirmeliyiz! Bunu daha iyi anlatabilmek istiyordum, ama yolunu bulamıyordum. (163)

Faruk’un Fuzuli ve Naili’den yaptığı alıntılarsa bize hikâyenin sadece edebi bir tür olmadığını ve hayatın her anının, olgusunun, hayattan her anının bir hikâye olduğunu hatırlatır. Öyle ki Hasan’ın Nilgün için yazdığı Fuzuli beyitine de etki eder bu hâl: “Biraz sonra, bak Nilgün, defterimin kenarına ben ne yazmışım: Değildim ben sana mail /Sen ettin aklımı zail”  (109) Faruk, Fuzuli’nin acı çekmeye olan tutkusundan bahseder ve kendi acılarını/hepimizin acılarını/hikâyemizi şu Fuzuli beyitiyle resmeder: “Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir /Men kimem saki olan kimdir mey-i sahba nedir” (200) Bir çeşit kaybolmuşlukla, sarhoşlukla dünyayı anlamaktan uzaklaşmıştır ve kavramları sorgulamaktadır Faruk da, kendi hikâyesini, eşini düşünmekte, bizimse Sessiz Ev’in hikâyesini düşünmemizi sağlamaktadır.

----------------------

Son Söz ve Daimi Sessizlik

Post modern anlatının nimetlerinden istifade eden Orhan Pamuk da kendisini romanın akışına katar ve eserin hikâyecisi Faruk’un bölümünde görünür, gezinir, kendisinin ve kardeşi Şevket Pamuk’un sesini gösterir: “Hepsini unutmuşum. Sandala binip sabaha kadar içmişiz filan. Sonra öteki arkadaşlardan kim var, söyledi; neler yapıyorlarmış, anlattı. Annelerini görmüş: Şevket'le Orhan haftaya geleceklermiş; Şevket evlenmiş, Orhan roman yazıyormuş.” (288) Belki de ‘bir çocuğun düşlerine giren incirlerin ve incirleri düşleyen çocuğu düşleyen Resul'un nasıl şeyler olduğunu düşünen’ Faruk gibi Orhan Pamuk da kendi sessizliğini, bu sessizliğin hikâyesini düşünür ve her şeyin sona erdiğini, hiçliği, ölümü, adı her ne ise, onun sesini duyurmak için son bir kez çırpınır: “Yenilgi ve zaferin yalnızca birer kelime olduğunu düşündüm; hangisine inanırsan o gelir seni sonunda bulur. Hani romanlarda yazarlar ya: Her şeyin sona erdiğini artık hissediyordum. Belki, Orhan'ın romanında böyle bir cümle vardır.” (289)

Eserin son cümlesi, Sessiz Ev’in daimi sessizliğini, bu sessizliğin ve aslında hayatın hakiki bir hikâye olduğunu anlatır, eser biter ve ses yok olur, tükenir, yok olur:

  Hayata, o bir seferlik araba yolculuğuna bitince yeniden başlayamazsın, ama elinde bir kitap varsa, ne kadar karışık ve anlaşılmaz olursa olsun, o kitap, bittiği zaman, anlaşılmaz olan şeyi ve hayatı yeniden anlayabilmek için istersen başa dönüp biten kitabı yeniden okuyabilirsin, değil mi Fatma? (336)


------------------------------------------------------------------------------------
Kaynakça

Pamuk, Orhan. Sessiz Ev. 31. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları, 2010




No comments:

Post a Comment