Showing posts with label Öykülerim. Show all posts
Showing posts with label Öykülerim. Show all posts

January 09, 2022

BOZGUN GÜNCESİ

 Yeşaya 21 | Yeşaya 22 | Yeşaya 23 
 Çünkü Rab'bin, Her Şeye Egemen RAB'bin 
Görüm Vadisi'nde kargaşa, bozgun 
Ve dehşet saçacağı gün, 
Duvarların yıkılacağı, 
Dağlara feryat edileceği gün geliyor. 

Tuhaf davranıyor bu sıralar. Uçtuğunu söylüyor, bayağı bir uçuyorum, diyor, ağzı yüzü ekşiyor andıkça olanları, üstüme saldırınca koyu kırmızı sırtlanlar sıkıyorum kendimi, bir dağa taşa kurda kuşa yaza kışa dönüyorum, içim eriyor, bazen erir hani, durduramazsın, durdurmamalısın, öyle oluyor tam da, sıktıkça kendimi şirin kanatlarımı kuşanıyorum, kaşınıyor kanat kıvrımlarım, havalanıyorum yerden. Haydi, diyorum, aşağılıklar, aşağıda kalanlar ısırın şimdi boşluğu, kıtır kıtır ölüm ölüm al al ısırın da göreyim, güleyim, tutamıyorlar beni, salyalı öfkeli parçalıyorlar cebimden düşeni, onun fotoğrafı bu, kötülük edenin. Dördü sivri dişlerini geçiriyor birer kenardan, en azılısı ortasını dağıtıyor görünenin. Boz bir günde oluyor olanlar. 

Arkadaşlarının arasında hemen öne çıkardı Bozgun. Sivri burnu, çelimsiz yapısı, sırık boyu onu ele verirdi. Olmaması gerekenleri görmüştüm. Üç katlı apartmandı, yıkık döküktü, mahallenin bebeleri en üst kata, ışığın öldüğü koridora çöreklenmişti. Boncuk adlı koca gözlü bir köpeğin kafasına poşet geçirdiler. Düğümlediler. Kahkaha attılar. Kör karanlıktı. Sen de sık, sık dediler, Bozguncuk, öyle derlerdi, sık ki görsün havlamayı, elleri titredi Bozgun’un, yapamadı, bir tekme de o yedi, yapsana oğlum, erkek değil misin, mal. Bastırdılar köpeğin kafasına, vurdular, vurdular, kör karanlıkta tabii, ezdiler, püre ettiler ve kahkahalar. Havladılar, ya böyle işte, havladılar, uludular hatta. Köşeye kapandı Bozgun, ağladı. Karanlıktı, kördü, uludular, minik iniltiler ve sızılar dökülüyordu hayvandan kalandan. Burada, bu olan biten aramızda kalacak, anlaşıldı mı? Çakmağının aleviyle gözleri devleşti Burhan’ın. Aramızda kızlar olduğunu bilmiyordum, kemikli parmakları Bozgun’u işaret etti. Alıştıkça karanlığa gözler, daha da belirginleşti Bozgun’un çaresizliği. İşeyin üstüne bu kız çocuğunun, ibne bu. Aynı anda olması için, su şişelerini dipledi bebeler, Bozgun’un gövdesini lekelediler, güldüler. Açın, dedi, elini yüzünü, erkek olmanın ne demek olduğunu anlasın bu kızcık. Yarasa yavruları gibi şendiler, karanlığa ve umuda işediler. Saçlarından yüzüne aktı, diline damağına doldu, yaktı gözyaşıyla karışan. Tümü gitti, kaldı Bozgun ve Boncuk. Hâlâ titriyordu gövdesi hayvanın. Aldığı darbelerle son hırıltılarını çıkarıyordu. Sardı onu Bozgun, sıkıca sardı, sıktı, sıktı kendini de, yüzünü yaladığını hissetti Boncuk’un, kuyruğunu coşkuyla salladığını, koktuğunu neşeyle. 

Bir müddet sonra evden kaçtığı haberi alındı Burhan’ın. Çok olmamıştı, belki iki ay kadar. Bebeler tedirgin oldular. Çıkamadılar sokağa. Başlarına bir şey geleceğinden korktular, besbelli. Sağda solda sırtlan türediğinden bahsettiler ana babalarına. Ekran başında dizi izleyen ebeveyn çocukları iteledi, siktir git evladım, dedi, daha az oyna bilgisayarınla, mal. Burnunu karıştırdı, fazla gelen faturaları nasıl ödeyeceğini düşündü, dizideki güzel kadın ve adamlara özendi, sevmediği eşini aldattı yine bir kez daha, bir kez daha, çocuk ısrar edince yapıştırdı şamarı, siktir git önümden, dedi, bak kibarca söylüyorum. Bebeler, söz verdikleri saatte buluştular. Artık Burhan olmadığına göre, dedi Bekir, benim liderliği üstlenmem gerekiyor. Hak verdi bebeler, sorgulamadan elbette. Bekir ilk talimatını verdi, Burhan’ı bulalım. Ben Bozgun’dan şüpheleniyorum. Bekir Abi, sırtlan meselesi ne olacak? Başlatma sırtlanına, ben hepimizin kabus gördüğünü düşünüyorum. Bir yerde okumuştum, oluyormuş öyle, toplu histeri gibi bir şey, öf, ne bileyim ulan ben, daha liseye yeni geçtim. Çok gerçekti abi, yeminle. O zaman Berk, bir bak bakalım sen abinin telefonundan, neymiş sırtlan. Özet geç. “Sırtlan, bilimsel şeceresiyle Animalia Bilateria Deuterostomia Chordata Vertebrata Gnathostomata Tetrapoda Mammalia Theria Eutheria Carnivora Feliformia Hyaenidae, boyu 1.80’e, yüksekliği 90 santime kadar, ağırlığı 40 küsurla 80 küsur kilo arasında değişen, saatte 60 kilometre hızla koşabilen, ömrü 20-25 yıl sürebilen bir hayvan. Yeryüzünde yaklaşık on bin yetişkin sırtlan kalmış. Tüyleri sarımtırak, taba, gri, kahverengi ve nadiren siyah olabiliyor.” Bekir Abi, bizim gördüklerimiz koyu kırmızı değil miydi, o renkte yok sanki. Boş verin bebeler, kabus bunlar. Birilerinin oyunu. Çözeceğiz. Bu gece giriyoruz o kanalizasyondan içeri, herkes geliyor, değil mi? Korksalar da evet anlamında salladılar başlarını. Ödlekler kalsın, sıkıysa tabii. Otların arasından gelen titrek sesler. Sessizliği bozanlar. Korkmayın ulan, karanlıktır bu, doğal yani. Berk, yüksek sesle söyle sırtlanın o tuhaf uzun adını da gevşeyelim. Söylesene lan, söyle. Abi, Berk yok, yok yani. Az önce sağımdaydı, yok, gitmiş. Uçmuş, yok. 

Baba, Boncuk’u gördüm, kırmızılaşmış gövdesi ama o, vallahi o. Gördüm, gördüm baba. Babanın yanıtı belli. Sevimli bir tekme, çekil ekranın önünden beyinsiz. Kimin çocuğuysa bu, benim değil Allah’ıma, ben böyle salak mıyım, değilim, yok, değilim. Her evde olan bu, buna benzer şeyler. Ekipte bebe kalmadı. Babür ve Baha bir araya geldiler. Babür dalmıştı. Sürekli Boncuk’u görmekten ve arkadaşlarımızın kaybolmasından bıktım, bıktım Baha. Baha, meraklıydı. Babanın adı ne Babür? Nasıl, ne, baba baba işte. Babanın adı n’olacak başka? Yani, insan ismi yok mu, baba lakap gibi bir şey. Doğru, haklısın oğlum ama bilmiyorum, hem seninkinin ne? Şey, babamınki, baba, bilmiyorum ben de, yok galiba. Bir şey soracağım Babür, herkes nereye gitti? Kayboldular mı öldüler mi, ne oldu, sence n’oldu yani, korkuyorum. Ayrıca, niye hepimizin adı b harfi ile başlıyor, neyiz biz, lanetli bir kavim filan mı? Çok soru soruyorsun, bu iyi değil Baha. Korkuyorum Babür. Korkma oğlum, bir şey bilmiyorum ama adımın anlamını, hiç değilse, duymuştum. Hindistan aslanıymış. Orası nereyse oranın aslanı benim. O halde grubumuzun yeni lideri benim. Tamam mı kız çocuğu? Tamam, korkuyorum ben yine de Babür. Kızlar korkar aslanım, normal. Bebeklerin yok mu, sarıl geçer. Çantasından bebek sırtlan çıkardı Baha. Nasıl, güzel mi Babür? Minik bir sırtlan. Baha, sen nerede oturuyorsun, kimsin? Tebessümü Baha’nın. Benim kadar güzel Babür. Bizim kadar güzel, bak, kırmızı ve leş sever. Başına geçirilen karanlık poşeti görüyorum Babür’ün. Babür’ün titremesi. Dilini yutması ya da dilini al al kesen Baha’nın onu sonsuz bir uykuya uyutması. Yanımıza getiriyor Babür’ü de. Kafasını ez, diyorum Bozgun’a, çabuk. Çabuk, ruhu gitmeden. Sopamı yere birkaç kez vuruyorum. Karanlık ama görürüm ben. Göze gerek var mı, fazla söze? Bir süre sonra parçalanan kafalı poşetlerde hareketlenme başlar ve tebessümleri belirir naaşların. Dönüşürler sırtlana o kırmızılık içinde. Kuyruklarını sallayarak ölü gölgelerinin leşlerini yerler. Leş yedikçe leşlenirler, neşelenirler. 

Yakılan mumların ışığında ellerini tutuyorum Bozgun’un, iyi değilsin, diyorum, evladım bir müddet dinlen istersen, görevin bu kadardı. Tuttuğun kadar not tuttun, malzeme topladın. İyi iş çıkardın. Baha sırtlana dönmüş haliyle yanımıza yanaşıyor. Uysal. Buradan gitmemiz gerektiğini biliyorum. Yıkım yakın, feryat kıyıda. 

Bozgun’un bıçağı sırtımda. “Ey güçlü kişi, RAB seni tuttuğu gibi şiddetle savuracak. Top gibi evirip çevirip Geniş bir ülkeye fırlatacak. Orada öleceksin, Gurur duyduğun arabaların orada kalacak. Efendinin evi için utanç nedenisin! Seni görevden alacak, Makamından alaşağı edeceğim.” Kucaklıyor Boncuk’u. Yükseliyor yerden. Uçuyor. Haydi, diyor, aşağılıklar, aşağıda kalanlar ısırın şimdi boşluğu, kıtır kıtır ölüm ölüm al al ısırın da göreyim, güleyim, tutamıyorlar onu, salyalı öfkeli parçalıyorlar cebinden düşeni, benim fotoğrafım bu, kötülük edenin. Dördü sivri dişlerini geçiriyor birer kenardan, en azılısı -Baha- ortasını dağıtıyor görünenin. Görünmeyen etlerim çürüyor, tükeniyorum, artık kendi gölgemin leşini yiyebilirim. 

Boz bir günde oluyor olanlar.

December 04, 2021

DİLEK KESEN




Kafasına isabet ettir, ettir Çetin. Bana bakma, gülümseme, kafaya, tam o kel noktaya. Hani birkaç kıl tanesi kusan nokta, gördün mü? Annem seninle görüşmemi istemiyor, bırak o tembeli, bırak oğlum diyor. Beş tane kız kardeşi var, Allah etmeye yan baksan bir, hele bir iftiraya uğrasan, okumuş adamsın, kalsa biri üstüne, ne ederiz, nasıl bakarız el alemin yüzüne, nasıl, nasıl avanak evladım? Vallahi sevmiyorum Çetin, gözüm yok hiçbirinde. Hem namusum sayılırlar, kardeşlerim, canlarım, cicilerim benim. Öyle, hakikaten öyle Çetin. Konuşsana? Susma, anlat, hem nasıl açtınız birinci kattaki muhasebenin kasasını. Zaten sen hırsız değilsin, olamazsın, yani olmamalısın, değil mi? Hadi, boruya yerleştir o nazik dilinle ıslattığın ve muntazam kıldığın külahı, ucunu sivrilttiğin erkekçe, kafaya tam isabet. Adam sağa sola baksın, bulamasın atanı, gülelim, bulamasın, bilemesin, biz bilelim, gülelim. Burnun büyük, külah gibi, külah burunlusun ve çirkin. Güzelsin, çirkinler güzeldir Çetin, bunu bilmelisin.

Anlatsana hırsızlık hikayeni. Söylediğine göre, önden yollamıştın Deniz’i. Akşam altı civarı kasayı kilitlemişti Muhasebeci Serhat Bulut. Ütüsüz fıstık yeşili takım elbise giyen tuhaf bir adamdı bu, demiştin. Kırış kırış elbise, yüz, bakış. Deniz, tüm binanın çöplerini almaya giderdi. O günkü planınıza göre adam tam çıkmadan Deniz zile basıp çöpü soracaktı. Tabii, o zamanlar binanın giriş katı bir markete ev sahipliği yaparken birinci katında muhasebeci, dişçi, emlakçı ve terzi vardı. On yedi katlı binanın diğer katları meskendi. Aktardın, Deniz zile bastı. Ben bir gölge oldum, izledim köşede. Kocaman gözlüklerinin ardında, çürük çilek beneği suratıyla çirkindi Deniz. Kardeşimdi, çirkindi. R, N, Ğ harflerini söyleyemiyor, söyleyemeyince topak burnu iri camlı gözlüklerinin arasına sıkışıyor, bu nedenle sıkışan ve yukarı kalkan gözlüklerinin bıraktığı kırmızı lekelerle daha da çirkinleşen Deniz, panik oluyor ve ağlamaya başlıyordu. Aktardın, ne var, dedi Serhat Bulut. Ne var kız? Şey, çup paydoy çöp vay mı? Deniz’e ilk kez alıcı gözle baktı muhasebeci. Mesleği gereği tarttı biçti. Gülümsedi, kırıştı gömleği. Işıldadı gözleri. Var, içeride, almak ister misin, hem adın neydi? Adım, aydım Deyiz. Anladım, anladım bu bir erkek, iştahlı, tuhaf bir erkek. Ondan intikam almak istedim. İstedim çünkü kardeşime bunu yapmasına izin veremezdim, öyle değil mi? Diğer çöp poşetlerini kapının önüne bıraktı Deniz, yutkundu, kırmızı yaptı bunu. Delinen ve pislikleri yere basamak basamak saçılan bir poşetten sarkan tavuk kemiği gözüme çarptı. Deniz içeri girdi. Kapı kapanmadan yetiştim. Heyecandan eli ayağı kırışmıştı Serhat Bulut’un. Bana bir defasında annesinin, 73 yaşında bir acuze, onu evlendirmek üzere olduğunu anlatmıştı bir yandan pis paraları sayarken. Evlenmek istemiyorum, daha elime kız eli değmedi, utanıyorum, demişti. Elimi tutmuştu o an, yutkunmuştum, kıllı parmakları kemikliydi. Tavuk kemiğini avucumda gezdirdim. Dilimle kenarda kıyıda kalan etleri ısırdım. Damaklarıma çarptım, yuvarladım, yuttum. Sıktım, sıktım, kanatana dek yaşam çizgilerimi. Serhat’ın elini özledim, sustum, içeri girdim. 

Çetin, böyle anlarda susuyor ve hikayeyi tuhaf bir yöne çekiyorsun. Sen bir hırsız olmadığın gibi ahlaksız da değilsin, değil mi? İki değil bir evet değildir, umarım. Ve yapamadım, dedin. Yapamadım, o kırışık herifi durduramadım. Deniz’in bacaklarına yaslamıştı başını, yapamıyorum, yapamıyorum demişti. Rol yapmaktan sıkıldım, ben ben değilim. Ödleğin tekiyim, çirkin ördek. Hıçkırdıkça, Deniz de ağlıyor, yapma yapma, diyor, lütfey lütfey aylama, dövünüyordu. Su olup aktım kasaya ben. Acımadım ona, acıyordu elim. Kanım kurusun orada, biriksin, anımsatsın o günü. Kalsın, soğusun. Açamadım, Deniz’e seslendim, ver şu anahtarı, o günlerde kasalar anahtarla açılıyordu, getir hele. Anahtarı da çirkindi. Döndü tıkırt, paralar güzeldi, çok, destedüzineadettanepareşahane. Deniz sana bakmış, öyle dedin, gülümsemiş, ye yapacayız abi, demiş. Öldüreceğiz canım, cicim, kardeşim. Mecburi son zaten. Ha şimdi ha yarın, değil mi? Sessizlik. Ha Deniz, değil mi? Sessiz Deniz. Dilsiz. Deniz, desene düşünceni? Öldüyme abi, çiykin ama güzel adam, deyil mi? Hıçkırıp duruyor muhasebeci. Tamam Deniz, bana düşünmek için müddet ver, al bu parayı benim odama koy, örümcek beslediğim kutuların içine at. Kimse görmesin, anneme gösterme, aman ha. Yedirir adamlara, iç eder parayı, biliyorsun. Yine yok ortalarda, nerede diğer kardeşlerim, canlarım, cicilerim nerede Deniz? Amcanıza gidiyorum, diyor annem, doğru, doğru olmasına doğru ama amcama da güvenmiyorum Deniz. Sen anlamazsın ama bazı sözcüklerin bu kadar tekrarı doğru, gerekli, mecburi. Babamız abi? Tamam Deniz, git şimdi. 

Biliyorum giyimi değişmiş annenin, bunlar mahrem konular kardeşim, arkadaşım, dostum, değerlim Çetin. Baban onu hortumla dövmüştü. Biz seninle merdiven altı odandan izlemiştik olanı. Annene bağırmıştı. Bir daha gitmeyeceksin kaltak, kahpe, yap da bir daha kemiklerini kırıyor muyum senin, görürsün. Yolmuştu anne saçlarını. Uzundu saçları, güzel, şiirsel ve uzun. Gitmişti, gidiş o gidiş. Aradık günlerce yollarda, yoksul mahallelerde, amcana sığındığını duyduk. Eşi ve iki çocuğuyla yaşayan amcanın kendine zor yetiyordu maaşı. Kapıyı çaldık. Amca, dedin, nerede o. Kim yeğenim, kim? Annem amca. Ha, içeride, hasta, yatıyor. Görebilir miyim acaba? Olmaz, iyileşsin iyice, sen haftaya yine gel koçum. Hadi, eyvallah. Haftaya ordaydık, anımsadın mı? Amca, annem iyi mi? İyi iyi, neden geldin? Görecektim ya, öyle demiştin. Ha, boşver sen, dön hadi, kendi isterse görür seni, geç sen. Işıldadı avucundaki kelebek. Bunu taşıdığını bilmiyordum. Amca, annemi çağır. Vay, aslanıma bak, racon da kesiyor. Elini sana uzatırken sapladın bıçağı sağ avuç içine. Kan hemen fışkıran bir şey değilmiş Çetin, gördüm, öğrendim. Bir süre morardı orası, çekince sen keskin bıçağı, anam diye feryat etti amcan. Piç kurusu, dedi, yere yığıldı. Gülümsedin. Senin de avucun kanamıştı. Baktım, derin bir kesik değil. Öptüm. Geçti. Değil mi, öpünce geçer Çetin. İçerdeyiz, annen mi o? Dar şeyler, elbiseler, etekler, taytlar, her şeyi hepsini giymiş, makyaj, topuklu ayakkabı, aynı anda her şeyi hepsini yapmış ne yapmışsa. Senin bacaklarına yaslıyor başını, yapamıyorum, yapamıyorum diyor. Hıçkırdıkça, ağlıyorsun sen de. Kötü oldum, Küçük Emrah’lı filmlerin kötü yola düşen annesi oldum Çetin, affet beni, affet oğlum. Bana bakıyorsun, kırıyorum başımı yana doğru, affet diyorum mealen. Annendir, seni doğuran, kusan, sana küsen, seni kesen. Seni kesen. Deşen seni. Avucundan. Sözcükler sessizlikte bir kelebeğe dönüşüyor, kesiyor, kesiyor dileklerimizi. 

O halde Çetin, n’oldu muhasebeciye? Ne oldu, ne? Bir türlü anlatmadın ve manasız bir şekilde annene babana geçtin. Diğer dört kız kardeşin nereye kayboldular?

O örümcekler diyor Çetin anası. Çetin anası, Deniz anası bir de. O örümcekleri bir daha beslersen yediririm sana onları. Çetin, giriyor giriş kattaki bir balkondan içeri. Onur adlı aptal bir liseli öğrencinin odasına süzülüyor. Çelik kaplarda beslenen örümcek yavrularını cebinde getirdiği poşete tıkıştırıyor. Onur uykuda, güzel, yakışıklı, zengin. Örümcekler neşeli, oynayıp zıplıyorlar. Tebessüm ediyorlar belli ki. Onur’u ısırsalar ve olsa örümcek adam. Örümcek adamlar güzel, yakışıklı ve zengin. Kalın dudaklarını öpüyor ve içine döküyor birkaç yavru örümceği. Poşette Çetin’e kalanlar yaralı, yalnız, öfkeli. Yirmi dörtlü iğrenç meyve suyu kolilerinden birini aşırıyor çıkarken. 

Odandasın Çetin. Meyve suları. Ersu kayısı nektarı. Çürümüş çilek kokusu. Öyle bir tat. Bir leğene dök tümünü. Örümcekleri içine serp. Kırış kırış dökülüyorlar. Hepsi tek tek, adet adet bir Muhasebeci Serhat Bulut. Çoğalmış, çoğalmışlar. Ölmeyecek kadar çok. Güzel. Kolonyada sıra. Dök, dök ferahla. Kolonyalı kayısılı örümcekli meyve nektarlı bir sıvı. Sıvılı bir ateş. Çakmağı çakıyor, yakıyorsun bu sıvının içinde gezinen ayaklarını. Tuhaf, büyük, eşsiz bir acı. Tarifsiz. Yanıyorsun, yanık, yok tanık. Çetin anası aç avuçlarını, diyor. Aç, aşağılık avuçlarını ve ağzını. Örümceklerden kalanı yutturuyor, dermanın yok, sızlıyor ağaçların. Sen de erkeksen, erkeksen hani, ne günlere kaldık, örümcek manyağı. Her yer leş gibi kokuyor. Avucunu deşiyor senin, elindeki kelebekle, bu oyuncağı nereden buldun bilmem, verdiği acıyı gör, gör de bil. Acıyı bil, öyle davran. Deşiyor, ekliyor yavru örümcekleri içine. Gülümsüyor, aslan oğlum benim, erkeğim, erkeğim. Acıya dayanmayana erkek mi denir zaten, denmez, değil mi?

İstemiyorum, dedin, istemiyorum düğün. Kestirmem. Manasız. İnanmıyorum bunlara. Baban o günlerde vardı sanırım, ben de gelmiştim sünnetine. Baban vardı, ben vardım, kardeşlerin, hani canlarım, cicilerim varlardı, tümü, hepsi. Öyle tahmin ediyorum ki bir acı hissetmemiştin hastanede. Servet Ünsal Tıp Merkezindeki kesim işleminde ben vardım, baban vardı, vardık tümümüz. Doktor, bunun acı eşiği yüksek, hatta acı nedir bilmiyor, demişti. Gülümsemiştik. Aslan, erkek, erkekoğluerkek Çetin. Baban, tuttuğu ucuz düğün salonunda bağıra çağıra senin adını anmış, küfrederek silah sıkmıştı iç mekanda. Adamlar başına üşüşünce horozlanmış, yediği sıkı dayakla dişleri dökmüştü, kırmızı, baba kırmızısı gülümsemişti sana. Çirkin herif. 

Yahu Çetin, bırak başka masalları da anlat ne olduğunu muhasebeciye. N’oldu erkek Çetin? Bana beni anlatmaktan yoruldun, biliyorum. Bir daha, bir daha anlat, beni bu kez erkek yarat Çetin, erkek yarat. Burnun büyük, külah gibi, külah burunlusun ve çirkin. Külahıma anlat.

July 07, 2021

BUDALA

“Hem sonra, gerçekten mutsuz olabilir mi bir insan? Ah, mutlu olmaya gücüm varsa, hüzün ve felaketin ne anlamı olabilir? Biliyor musunuz, bir ağacın yanından geçeceksiniz, onu göreceksiniz ve mutlu olmayacaksınız ha, işte bunu aklım almaz.  
                            Fyodor Mihayloviç Dostoyevski//Budala 

Bulunduğumuz kasabanın yakınlarına büyük bir cisim düşmüş, öyle diyorlar. Babaannemi uyandırmaya çalışıyorum, uyan uyan nene, bak bir şey düşmüş diyorlar yakınlara, uçak mıymış gemi mi, büyük bir ağaç mı ne, kalk gidelim. Uyanmıyor, çenesindeki kır sakallardan birisi kopuyor tutunduğundan, uçuşuyor. Yakalayamıyorum, eriyor boşlukta, yitiyor. Acaba, böyle mi düşmüştür o cisim, yere mi çakılmıştır, uzaylı filan mıdır içindeki, nedir, nedir nene? Sarsıyorum nenemi. Hâlâ güzel. 

Gençliğinde dedemin onu nasıl kaçırdığını anlatmıştı bana. Tabii, her seferinde iki farklı versiyonla çıkıyordu karşıma. Birinde dedem köyün bıçkın delikanlısı oluyor, toprak damın tepesine çıkıyor, verecekseniz onu bana, yoksa kendimi keserim, keserim namusuma, diyor, eline aldığı kör bir testere ile bileklerini deşiyor ve akan kanı beyaz bir beze damlatıp bacadan mutfak girişine bırakıyor. Külle kararan bezi açan yengesi, tuh, diyor, ırz düşmanı, öz amca kızına sarkıyor, seni akşam yem ettirmezsem amcana, amcanın itlerine. Kararıyor hava, baygın ve ölümüne damda yatan dedemi, kırık merdivene gizlice tırmanan nenem buluyor ve kaçıyorlar el ele. Nedense dedemin kesik kollarının nasıl iyileştiğini, damdan uçarcasına kaçışlarını anlatmıyor nenem bu versiyonda. Koşa koşa geçtik tarlaları, gülümsüyorduk, kimse tutamazdı bizi, komşu evlerin öfkeli itleri, toprağı bıçaklayan çaresiz çocukları, başka bir öyküde okulun bahçesinde Deli Emine’yi öldüren iblisler durduramazdı mesela, muhtar, muhtarın Almanya’da eğitim görmüş ve bana aşık ukala oğlu Kerem önleyemezdi gidişimizi. Diğer versiyonunu anlatırken nenemin gözleri dolardı hep. Bu kez muhtarın oğlu Kerem dama çıkar, dedemi esir alır, bileklerini keser hatta ve bu deliyi, bu deliyi yaşatmamak lazım, derdi. Bu budala nerede ağaç görse ona sarılır, titrer, kendinden geçer, deli bu, budala. Ben, ben öyle miyim Hasan Amca? Değilim, okudum ben, kocaman adam oldum, malım mülküm yerinde. Zenginim, Sümbül’ü çiçekler gibi yaşatırım. Kanları oluk oluk akan dedem Kerem’in kollarında can vermek üzereyken nenem yine çıkardı dama. Yapma, etme sözlerine rağmen dilim dilim edilen dedemin etlerini azgın itlere atardı Kerem, nazikçe gülümser ve sevgilim, derdi, gidelim. 

Donup kalan nenem çaresiz düşerdi yollara düşmesine ama Arpaçay’a yakın, nehrin hemen kıyısında beliren bir cisimde kendi suretinde ve dahi dedemin bire bir, güçlü kopyası şeklinde iki kişinin üzerlerine geldiğini görürdü. Titrerdi bana aktarırken. Sararmış göz akları kaybolurdu. Deden ve ben, derdi, o ağaç gibi şeylerden çıkıp ben ve Kerem’e doğru yürürdük, tebessüm ederdik hâliyle yabancı biz, Kerem ve ben ise korkardık. Bilinmezden kim korkmaz. Kerem, siz kimsiniz ulan, derdi. Biri bizimle alay ediyor. Bu köyün cahilleri yetti artık. Silahını çıkarır, tarardı diğer bizi. Durdurmak isterdim, yakalayamazdım, erirdi boşlukta, yiterdi mermiler. Üstümüze gelirken diğer biz, Allah’ım yardım et, yardım et, şeytan bunlar, iblis, diye haykırırdı Kerem. Ben sakinleşirdim. Sarılırlardı bize sıkıca. Sıkıca. Kemiklerimiz kırılasıya, gök yarılasıya dek. Gözlerimi açtığımda dedenin parça parça etlerden oluşan görkemli bir ağaca dönüştüğünü, dirildiğini görürdüm her defasında. Benim, bana sarılan benle güçlendiğimi ve Kerem’in Arpaçay’ın sularında köpük köpük derin bir uykuya aktığını fark eder, umutla ağaca koşardım. Dedenin elleri ayakları olmuştu dallar. Bir hışırtıyla yaprak yaprak sarardı gövdemi. Tomurcuklanırdı. Her gün gider, bakardım doya doya, yapraklarına dokunmaya kıyamazdım. Böyle, böyle mutlu yaşadık bir ömür. 

Nene, uyanacak mısın, gelmişler, gelmişler, ağaca dönüştürenler hani. Gözleri açılıyor nenemin. Gelmeyeceklerdi, diyor, söz vermişlerdi. Garip, dönmeyeceklerdi bir daha. Öyle anlaşmıştık. Ne oldu, ne oldu, bir şey mi oldu dedene, ne oldu, tuh. 

El ele gidiyoruz bir zamanlar köy olan yerlere. Yeşil, ferah, ışıklı olan hani. Ağaçlı olan. Nenem dermansız, zor yürüyor, zaman alıyor ilerlememiz. Yürüdükçe eridiğini, eridikçe anımsadığını ve olan biteni anımsadıkça tümünü unutmaya, öyküsünü, dedemi, onları, diğerlerini, verdiği sözleri unutmaya çalıştığını biliyorum. Nene, diyorum, geldiler, geldiler işte. Neden doğruyu söyledin bana, yani, madem ilk versiyon yalandı, neden yalan söyledin? İkisini birden söyleyince yalan sayılır mı, nene? Konuşacak dermanı yok nenemin. Yapraksız, asırlar önce ölmüş bir ağaca dayalı merdivene tırmanıyor. Gözden kayboluyor. Bekliyorum, gelmiyor, yok, gelmiyor. Yapraksız ağaç yemyeşil gizliyor onu. “Merdivenin ilk basamaklarında mahkûmun yüzünde renk yoktu, basamaklarda yükselip sehpaya çıktığında birden kâğıt gibi bembeyaz kesildi yüzü. Bacaklarında derman kalmamış olmalıydı; tıkanıyormuş, soluk alamıyormuş, bu yüzden içi bulanıyormuş gibiydi. Korktuğunuz veya çok kötü olduğunuz, beyninizin durduğu, elinizden hiçbir şey gelmediği bir anda kendinizi öyle hissettiğiniz oldu mu hiç?” Elimden bir şey gelmiyor. Nene, nene? Budala’dan satırlar okumaya devam ediyor: “— Olamaz! Okumanızı söylemiş olamaz! Yalan söylüyorsunuz! Kendiliğinizden okudunuz onu!/Prens yine o sakin tavrıyla,/— Yalan söylemiyorum, dedi. İnanın, bunun canınızı bu kadar sıkmasına çok üzüldüm.” Konuşsana, nene, diyorum, kendi sözcüklerini söylesene. Hem dedem nasıl ölmüştü sahi? 

İnanmazlar dersen bizi. Aldanmayı sever insanoğlu, anlamayı değil, anlamazlar. Ağaçlara sarılmayan, titremeyen birisi insan olabilir mi, bilinmez. Bu budala böyle idi işte. Her sarılışında bizi, biz her kimsek, davet ederdi, saatlerce titrerdi bir dalın tüylü dokusuna sarılıp. İzler, izler, zaman ötesi bir surette izlerdik onu. Gülümserdi omzuna, ağzına, diline bir yaprak, bir kurt, bit, kırıntı düşünce. Düşününce seni gülümserdi nedense. Sevdiğini, seni kaybetmektense bu ağacı öldürebileceğini haykırırdı uluorta. Hoşumuza gitmezdi bu. Kerem, diye çıkageldi günün birinde, bu Kerem denen aşağılık yaratık, onu elimden almak istiyor, ant olsun, ant olsun ki benim olacaksa yakacağım bu ağacı ve sarılmayacağım hiçbir gövdeye onunkinden gayrı. Oku, dedik bir yapraktaki yazıyı: “İnanın, bütün bunlar aslında belki de korkunç derecede saçma şeylerdir! Yalnızca benim düşüncelerimdir bunlar... İçinde gizemli... veya yasak bir şeyler olduğunu düşünüyorsanız, yani kısaca...” Attı yaprağı kenara, kibritle tutuşturdu ağacı, bizi, her şeyi. Gazaplanmıştı bir kere, dönüş yoktu. 

Nenem sarıldı ağaca. İçinde mi, yani bu mu o, diye sordu onlara. Yaktı, dallara sarılarak yaktı kendini, ağacı, bizi. Sıkıca sarıldı. Söz vermişti, söz vermişti ağaca dönüştürdüğümüzde, seni çağırmayacağına, artık ölü olduğuna inanmanı sağlayacağına ant içmişti. Oysa, anladık ki, sızıyor düşüne gün aşırı, zehirliyor düşüncelerini, seni bu ağaca çağırıyor. Madem öyle, bu kadar seviyor, o zaman bir anlaşma da seninle yapalım. Sana dallardan evlat vereceğiz, hemen doğuracak, kısa sürede mutlu mesut olacaksın ama gelme bu ağaca. Başka bir şey söyle onu soranlara, öldü de, nehir aldı de, ne dersen de, bizi söyleme, ağaca gelme. Gelme, insansın sen, yenik düşer gelirsin sevdana, gelme. 

Mutluyum, ağacın içinde çürüyor varlığım. Anlaşmayı bozdum, sana geldim. Aşağıda onların var ettiklerinden olma torunum merakla bekliyor. Seni çok özledim. Bekleyemedim, bekleyemezdim. Haberini aldığımda düştüm yollara. Budala senin için tırmandım bu dala. Bak hâlâ komiğim. Dışarıda yaşamaktansa burada mahkûm olmak yeğdir bana: “Yalnız açıkça söylüyorum, böyle sanan okuyucum yanılacaktır; bu düşüncemin ölüme mahkûm olmamla hiçbir ilgisi yoktur. Sorun onlara, her birine tek tek sorun bakalım mutluluktan ne anlıyorlarmış? Ah inanın, Kolomb Amerika’yı keşfettiği anda değil, onu keşfederken mutluydu.” Sıkıca sarıyorum dallarını, hâlâ genç ve dirisin. Sar beni, seni istiyor ölü gövdem. 

Çıtırtılar geliyor göremediğim dallardan. Yeşil sızılar yükseliyor. Nenem, onun buraya gelmesi için gönderilen bir elçi olduğumu bilmeyecek, bilmiyor, öğrenmeyecek. Erimeye başlıyor gövdem. Gözlerimi kapıyorum, sarılıyorum ağaca, yanmıyor, çevresindeki kır yapraklardan birisi kopuyor tutunduğundan, uçuşuyor. Yakalayamıyorum, eriyor boşlukta, yitiyor. 

 Nenem, dedem, diğerleri mutlu, biliyorum. “Hem sonra, gerçekten mutsuz olabilir mi bir insan?” 


 *Alıntılar Budala eserindendir.

July 04, 2021

MAHONİ

 

Söylesem inanır mıydı, yolundan döner miydi, bilmem. Onu ne kadar sevdiğimi, ölesiye sevdiğimi haykırsam yüzüne, fark eder miydi bir şey? Bizi bir arada tutan onca sebep vardı: sadakat yeminimiz, çocuğumuz, o, acılarımızın benzerliği, yüzümüzdeki çizikler, kokumuzun bir diğerine sinmesi ve bu sinişin, tüm sinsi yönlerimizi süpürmesi. Bunları fısıldasam minik kulaklarına, öfkeli suratına, kıllı gövdesine ve ondaki derin kesiklere üflesem tümünü duracak mıydı? Hayır. 

Kasabamızın erkeklerini meydana topladılar kara bir günün akşamında. O günün hiç mavi gülümsemediğini, gri siyah bir surette üstümüze çöktüğünü anımsıyorum. Basıktı hava, asıktı suratımız. Kedimiz Mahoni, tırmalıyordu görünmez canlıları. Hırçınlaşmıştı. Boşlukta sallanan fare gölgelerini görmüştüm onun gözleriyle bakınca. Hafif kızarmış etleriyle, süslü kuyruklarıyla canımı acıtmıştı varlıkları. Daha bir hiddetlenmiş, etrafımda dönerek beni kuşatan imgeleri ısırmak istemiştim, kurtarmak evde kim varsa. Başımın ağrısı dinince Mahoni de bitap düşmüş, dibine sığınarak duvarın verdiği serinlikle sızısını dindirmişti. Açık kalmıştı musluğun suyu banyoda nedense. Kucak kucak akıyordu merdivenlerden aşağı çavlan misali. Üst kata çıkamıyordum korkudan. Gidersem banyoya, aynadan bir kez daha bakarsam geçmişe, görecektim o anı. Tıraş bıçağının jiletini parmak uçlarında evire çevire gezdiriyordun. Kapı aralığından sezmiştim bunu. Su açıktı. Aynadan seni gördüm sonra, aynada, ayna seni, aynı seni. Jileti, uzattığın dilinin etli uç kısmına batırdın usulca, kırmızılaştı mor et. Ağzına akan bir damlayı dahi heba etmedin. Sana ait allığı yudumladın. Büyük bir hazla titrediğini anımsıyorum. Kanım dondu tabii, uzaklaştım oradan. Çıktığında duşunu almış, yanlışlıkla dilini ısırdığını söyleyerek tebessüm etmiştin bana, Mahoni’ye; Baran’a -çocuğumuza bakmıştın tiksintiyle. 

Baran’ın tuhaf özellikler gösterdiğini daha o çok küçükken anladım. Erken doğum nedeniyle çeşitli anomaliler vardı vücudunda. Burada tıbbi açıklamalarına girip bunaltıcı olmak istemem. Yemek borusunun tıkalı, gelişmemiş olmasından tutun da, boyun bölgesinde ve akciğerlerinde kiste kadar her türlü melanet sarmıştı küçük bedenini. Bunlarla baş etmeye çalıştım, normal olmasa da nefes alabilen bir canlı görünümüne kavuşabilmesine gayret ettim. Sen yoktun bunların hiçbirinde. Küçük bir yaralı kargayı andıran Baran’ı görünce tadın kaçmıştı. Doktorların felaket senaryoları, hemenölürleri, yaşamasıbilemucizeleri, onuiyiyaşatınları, işinizzorları seni bambaşka biri kıldı. Baran katı gıdalar yiyemiyor, su dışında içecek tüketemiyordu. Kulakları duymuyor, gözleri kısmen seçiyordu nesneleri. Onca ameliyattan sağ çıktık, ben de öldüm öldüm dirildim. Ölse, dedim, ölse, sonra, tövbe, dedim. Ölmesin, hep olsun, ben öleyim. Kara yazım, tuhaf öyküm, çelimsiz varlığım ölsün, yok olsun, yok olsun. Geceleri arttı ağrıları Baran’ın, benim gövdem de seni istedi, etlerim iştahla kabardı ama yoktun. Parmak uçlarıma kirler birikmişti, temizleyemedim, sanki hiç olmamıştım, yoktum. Yoktun. 

Meydanda toplanan erkekleri çırılçıplak soydular. Astılar ağaç dallarına, can havli seviyesinde, kütüklerin üzerinde. Ben göremesem de Mahoni’yi yolladım, o benim için görür, işitir, anlatır bana olanı. Üstlerine tazyikli su tuttular. Tekmeler, tokatlar, yumruklar, akan alları götüren sular. Sizi, sizi, dedi lideri grubun, öldürmediğime şükredin. Büyük bir yağmur çıktığını söyledi Mahoni. Konunun özünü anlayacakken çıkan bu yağmur tufana dönmüş. Liderin ağzına saplanan bir dalla süzüldüğünü sezmiş kedim. Mana verememiş olan bitene, mantık aramış, yok, sırrı çözmeye çabalamış, nafile. Çıplak erkekleri çözmüş var gücüyle, ısırmış ipleri, kütükleri devirmeden titreyen bacakları sarmış, ısıtmış ıslananları. Uslananları sarmalamış. Tufan dinmiş derken, mavi sarı belirmiş gökteki sıcaklık, iri erkek gövdelerinin yaralarını emmiş, iyi etmiş, almış ağrılarını kedim. Bana böyle anlattı. Sadece o iyi değildi, dedi. Onun neden böyle olduğunu anlamadım. Derman bulmadı, gözlerinin feri gitmişti. Aynı kişi değildi, ardımda sürüklediğim, boynundaki ipini ısır ısır eve getirdiğim bu adam, aynı canlı değildi, asla değildi. Mırlamadım onu taşırken, daha çok bir korku, keder ve şüphe aktı içime. Sivri dişlerimi geçireyim karnına, dedim ama vazgeçtim. Sizi, sizi ayırmak istemedim. Ağzının kenarından beyazlıklar fışkırdı Mahoni’nin. Sakinleşti, duruldu, sustu. 

Baran’ın ertesi sabah normale dönmesine ne demeli o hâlde, Mahoni’nin beyaz bir ölüme ulaşmasına, senin bedenen güçsüz düşmene, elden ayaktan kesilmene ne söylemeli? Bana kalırsa ruh göçü gibi bir şeydi bu yaşanan, Mahoni’nin gövdesinde bu zamana dek konuşan Baran’dı belki, o gece Mahoni’nin bedeninden kendi bedenine dönüş fırsatı bulmuş gibiydi. Bunun olması için acaba senin tükenmen ve onun gazabına uğraman mı gerekiyordu? Bunlar gerçeklikten uzak, film senaryosu tadında geliyor kulağa. Olmaz böyle saçma şey. 

Mahoni’nin naaşını özenle kaldırdım yerden, temiz bir çarşafa yerleştirdim, ağzını temizledim, kalkan kaşlarını, kıvrılan bıyıklarını okşadım. Çarşafı kefenleştirerek kedimi içine dertop ettim. Bahçeye gömmek isteğiyle dışarı yöneldim. Orada yanı başımda bitti Baran. Işıl ışıl gözleriyle seslendi: Ben Mahoni. Baran’ı gömeceğiz. Titredim. Öpmeye başladı ellerimi. Dudaklarının ıslaklığıyla gülümsedi. Onu da gömeceğiz merak etme, diğerini. Biz kalacağız nihayetinde. İkimiz. Bayılmışım. Kendime geldiğimde Mahoni’nin bana tohumlarını saçtığını biliyordum. Bunun başıma geleceğine emindim zaten. 

Çaresiz gözlerle bize bakıyordun. Konuşamaz, duyamaz, devasız bir Baran’dın olsa olsa. Bana ve Mahoni’ye kayıyordu az görür boncukların. Mahoni karnına oturdu senin. Ağzını açtı, güçsüz dilini çıkardı. Jileti, uzattığın dilinin etli uç kısmına batırdı usulca, kırmızılaştı mor et. Ağzına akan bir damlayı dahi heba etmedin bu hâlinle. Sana ait allığı yudumladın. Büyük bir hazla titredin. Kendi ölümünü içmek. Haydi, dedi Mahoni bana, ona en büyük hazzı yaşatma zamanı. Ne istersin, ne olsun ona? Gülümsedim. Ölse, dedim, ölse, sonra, tövbe, dedim. Ölmesin, hep olsun, ben öleyim. Kara yazım, tuhaf öyküm, çelimsiz varlığım ölsün, yok olsun, yok olsun. Mahoni’nin yüzü düştü, çocuk gövdesindeki elleri karıncalandı. Sizi, sizi, dedi Mahoni, öldürmediğime şükredin. 

Mahoni’nin ağzına saplanan bir dalla süzüldüğünü görüyorum şimdi. Baran’ın dalda boşluğa sallanışını. Benim Mahoni’ye aşık olduğum açık, sana değil. Gidiyor dalla süzülen Mahoni. Söylesem inanır mı, yolundan döner mi, bilmem. Onu ne kadar sevdiğimi, ölesiye sevdiğimi haykırsam yüzüne, fark eder mi bir şey? Sen, bizi bir arada tutan sebeplerden biri miydin? Dilime saplanıyor jilet. Siniyor sinsi. Paslı, ölümcül bir kesik. İçim akıyor. Kucak kucak akıyor merdivenlerden aşağı çavlan misali. Kırmızı. Mahoni bir kedi. Ben neyim?

Olmaz böyle saçma şey.





June 19, 2021

ARINCA

Başıma gelen felaketleri size anlatacak değilim Kemal Bey. Kemal Bey, dinliyor musunuz? Dinlemiyorum, neyini dinleyeceğim bu aptal tavrınızın. Buruşmuşsunuz Seher Hanım, tükenmişsiniz. Yaşlanmışız, bitmişiz. Farkında değil misiniz? Yüzünüzdeki maskenin içinde küçük ağzınız. Karanlık ve yitik. Bir kere olsun dinleyin Kemal Bey, gidelim buralardan, hani köyümüzü çevreleyen yamaçların en büyüğünde otururdu Bitli Burhan. Arı kovanlarını çıplak elleriyle açar, bala daldırırdı elini, acıdan kızardıkça daha da acıyan parmaklarını sürerdi yüzüne, siyah beneklerle kabaran suratının sızısını ısırgan otlarıyla dindirirdi. Anımsadınız mı? Ne oldu ona Seher Hanım? Sizi takip etmesini sevmezdim. Bilirdim bunu, kanıtlayamazdım ama peşinizde olurdu o iğrenç kokusuyla. Beni aldattığınızı düşünürdüm, içim içimi yerdi hâliyle. Ne oldu ona şimdi? 

Lanet bu arılar. Ballar. Ayılar. Balayılar. Onu böyle bir günde öldürmem. Göğe bakıyor Burhan. Elde edene dek benimdir arılar. Köyü yakacağım. Ne oldu bana? Elde ettiğimde benimdir arılanan. Yere bakıyor Burhan. Karıncaların günahı yok kırınca karıncayı. Minik ayakları ile yürüyorlar, kaçıyorlar, geçiyorlar. Yağmur başladı Burhan. Islanma. Suyu seviyorum, gök musluğu, duş başlığı. Düş başlığı. Arınca. Saçmalama, o da nedir? Seher Hanım, elinde bir kapla çıkageldi. Bal verir misiniz, dedi, sayın Burhan Bey? Bakamadım yüzüne. Burhan Bey, dinliyor musunuz? Yalnızsınız ve mutsuz. Görüyorum bunu. Benimle paylaşsanız balınızı oysa, nasıl neşelenirdiniz, değil mi? Keyifle dolardı haneniz. Ellerimi tutmaya çalıştı, karıncaları ezdi damarlı bacaklarıyla. Kötü kokum sindi sanki üzerine, üstünü çırptı, burnunu kaşıdı. Sağ elindeki tırnakları kemirdi, tükürdü hayvanların üzerine, gülümsedi. Onu sevmiyorum, dedi, sevmiyorum Burhan Bey.  O da beni sevmiyor çünkü, sevgi böyle tuhaf bir şey. Yaşıyoruz ölmek için. Farkında değil misiniz? Kabın içine bir bit yavrusu düştü. Çırpındı. Çıkmak istedi, yapamadı. Sivri dişleri vardı belki, göremedim. Isırdı, ısırdı boşluğu ve kabın merkezine devrildi gövdesi. Kemirilmiş tırnak ucuna kondurdu ölüyü Seher Hanım. Ben buyum, dedi, ötesi değil. Ağlamaya başladı. Sarıldım ona. 

Kemal Bey, kendinizde misiniz? Nefes alamıyor, yardım edin, kimse yok mu? Kalp masajı yapıyorsunuz bana Seher Hanım. Ölmemem için, yaşıyor muyuz sahi? Bana ettiklerinizi biliyorum, anlıyorum isteklerinizi. Bir oldunuz Burhan’la. Beni ortadan kaldırmak istediniz, farkındayım. Yanıldığımı söylemeyin. Kalabalık toplanıyor başımıza, açılıncılar, öne çıkmayı sevenciler, şov mahlukları çevreliyor yaşlı bedenlerimizi. Dudaklarımı öpüyor bir adam, nefesini ruhuma üflüyor, tebessüm ediyorum. Çiçekler uçuşuyor havada, kuşlar, düşler. Yırtınıyor Seher Hanım, onu duyamaz oluyorum. Dermanım kesiliyor. Üzülmüyor, bilirim, bu onun bayramı. Sevmiyor, istemiyor beni. 

Sarılmamla birlikte sevmeye başladım Seher Hanım’ı. Bana uzattığı ölülü parmağın ucunu öptüm. İçime aktı bit. Öyle bir yağmur yağdı ki, anlatamam. Islandık ve o fırtınalı yağmur boyunca tek vücut kaldık. Gözümüzdeki yağmurla birleşti akanlar. Köy diğer kıyıda kaybolmuştu, puslanmıştı yeryüzü. Burhan Bey, dedi sessizce, duyulmaktan korkar gibiydi, size geldim, yine. Arınmış şekilde. Yalan söylüyordu Seher Hanım. Anlarım ben, görmem belki, işitmem ya da ama anlarım. Bilirim. Karıncalarım söyler bir de. Yürüyorlar onun keşfedilmiş ve tükenen teninde. İhanet etleri. Yüzüm acıyor. Karıncalanma. Ben dev bir karıncaya dönüşeceğim günün hayaliyle yaşadım daima. Bal için gelen o turist kadına sordum bunu, adama sordum. Olamaz mıyım, olamaz mıyım karınca? Antenleri olan, tombul kıçlı, kokmuş bir karınca olamaz mıyım? Hayır. O zaman arılarım size gösterir gününüzü. Ben karınca ve arı çelişkisi yaşadım ömrümce. Birbirine karıştırdım leşlerini, kötü koktu. Arınca koydum adını, değişik görünüyordu, sonra bir araya getirdim bu iki türü. Isırdılar beni, soktular, sevdiler, sahiplendiler. Arınca, evet, boğazını sıktım turist kadının, adamın, yedirdim arıncalarımı, zorla, zorla. Oh, yiyecekler. Biraz bal damlatarak acılarını aldım. Adam, kafatasıma sapladı bıçağını. Kamp çakısı gibi bir şey, emin değilim, gülümsedim, arıncalarım korur beni. Yaşatırlar. 

Elleri ellerimde Seher Hanım’ın. Ölü gibi hissediyorum. Mecalim yok. Yeryüzü sayfası çoktan kapanmış benim için. Doktor, Seher Hanım’a sarılıyor. Metin olunuz hanımefendi, iyi olacak. Elimizden geleni yaptık. Maskesini, onlarca maskesinden biri, saran gizli ağzındaki tükürüklenmeyi seziyorum. Maskede lekeler, nemlenme, gölgeler. Ne buldu Burhan’da? Bende olmayan, ben olmayan ne gördü? O kokusu, yalnızlığı, ahmak börtü böceği dışında ne keşfetti? Dokundu mu bacaklarına, titredi mi içi? Neden yaptı, niye? Onlar birbirine sarılırken mor pijamalı, kesim yerleri pembe, bir küçük kızın oralarda olduğunu söylemişlerdi. Kız, Senem Ana’nın şifalı nefesini alsa da iyi olmamış aslında, Zeynep adında, o tufanın orta yerinde koşturup durmuş o gece. Gündüz ya da akşam. Bilen yok. Bana gelip ellerimi tuttuğunda gülümsemiştim. Yaşlı bir karınca olsam da beni seçeceğini söylemişti. Ellerimle yok etmem gerekecekti onu oysa, ömrünü yemem. Fişimi çekin Seher Hanım. Elleri gidiyor makineye. 

Karınca ısırığı kötüdür. Acıtır. Seher Hanım’ı ahıra taşıdım. Başından akanlara bir çare bulmam lazım. Yağmur yok ediyor her şeyi. Sırılsıklamız. Mutlu. Cansız gövdesini saran ıslak kıyafetlerini çıkarıyorum. Arınsın, aklansın. Ölmüş canlılığı asırlar önce, açık. Memeleri erimiş, göz akı kalmamış. Sarılınca geçer. Sarıyorum. Sarsılıyoruz. Yer yarılıyor elbette, dönüyoruz geçmişe. Gündüz ya da akşam. Bilen yok. Bana gelip ellerimi tuttuğunda gülümsüyorum. Yaşlı bir karınca olsam da beni seçeceğini söylüyor. Ellerimle yok etmem gerekecek onu oysa, ömrünü yemem. İcap edecek. Zeynep’i icat etmem gerekecek. 

Parçalıyorum Burhan’ı. Sevmiyor beni, sevmiyor. Kıvranıyor böcekleriyle, arıncalarıyla yerde. Zaaflarından vuruyorum bu avanağı. Ölü etlerin yanına savuruyorum etini butunu. Kokuyor leş. Köyün ışıkları bir AVM edasında parıldıyor artık. Tuhaf ayakkabılı erkek ve kadın turistler bu ölüm mabedini seyrediyor. Gökten dev karıncalar düşüyor. Gülümsüyorum. Sevmiyor beni, sevmiyor, fişimi çekin, gülümseyin Kemal Bey, çekiyorum. Düzeltiyorum mor pijamamı. Takibimi sürdürüyorum. Yakacağım köyü. Yakacağım, biliyorum.

March 27, 2021

Oinb


 

 

“Hayatta çok acı çekeceksin; bu acılar senin mutluluğunu artırmaya yarayacak. Hem kendin şükredeceksin, hem de başkalarına öğreteceksin bunu. Sen böylesin işte.” Fyodor Mihayloviç Dostoyevski//Karamazov Kardeşler

 

Çetin pek konuşmaz. Oinb, der sadece. Anlamam ben. Tek tek harfleri vurgular, bir küfrü andırır şifresi sanki, bunu tekrar ettikçe Berber Fahri öfkelenir. Tası tarağı devirir önündeki, kıllarla dolu parmaklarını altına tutar suyun. Müşterisine, bir dakika der, bekle abicim, bir bakayım şu deliye. Hep böyle olur bu. Leş gibi önlükle boğazından sarılı müşteri borçlarını düşünür o esnada, yirmi liraya dükkandan çıkıp çıkamayacağını, çocuğunun istediği ışıklı arabayı, ergen kızının beline elini götürmüş kıvırcık saçlı haini getirir aklına bir de. Öfkelenir Berber Fahri gibi.

 

Yakasına yapıştı Berber. Çetin, dedi, seni öldürürüm, usturayla keserim, söyleme artık o aptal sözü. Oinb nedir ulan, nedir? İbne der gibi. Bana mı diyorsun sen? Benim dükkanın önünde mırlayıp duruyorsun, konuşsana aslanım. Saplarım namussuz evladıyım. Hareketsiz Çetin, tebessüm eden, suskun, mahcup, şeker. Yasemen Patiseri’nin sahibi Hamdi Itır dışarı attı kendini. Yakışıyor mu Fahri, esnaf adamsın sen, yakışıyor mu iki gözüm, Allah Allah, bırak garibanı. Çay kazanını temizleyen çırağı Selim’e seslendi. Çay getir oğlum Fahri Abi’ne, Çetin’e. Selim içinden saydırdı ustasına, elbette ustam, dedi. Gülümsedi. Tükürdü bardaklara, sıcak suya tuttu sonra bunları, gülümsedi. Üç gün öncesi geldi aklına. Arkadaşlarıyla içmişlerdi bir güzel, kafaları iyiydi. İstasyon civarında bir parkta oturmuşlardı, bekçi kafa tutunca haklamışlardı zavallıyı, bıçağı sapladıkça Selim’in öfkesi dinmişti. Rahatlamıştı. Üstüne işemişlerdi yaralının. İnledikçe tekmelemişlerdi nedense yalnız gezen bu garibi. Köşede olan biteni gören Çetin’i fark edince onu da bir güzel dövüp gülümsemişlerdi. Birine söylersen erkekliğin filan kalmaz küçük kız, prenses, anladın mı? Çimlere al al dökülen boncuk boncuk akan Çetin’in acı içinde ağlaması. Yediği tekmeler. Bekçinin parkın öte yakasında ölü sessizliğinde uzanması. Üzerinde gezen karıncalar.

 

Oturun abi, ayıptır, günahtır, gariban bu, aklı yok. Sakinleşiyor Berber Fahri. Hep böyle olur bu, geçer. Çayları masaya bırakıyor Selim. Yüzüne bakıyor Çetin’in. Morarmış ağzı gözü. Halsiz. Afiyet olsun Çetin Abi, diyor. İyi misin? Selim, git bir tost hazırla Fahri Abi’ne, sucuklu olsun. Hadi koçum. Tamam usta. Sana gününü gösteririm ben şerefsiz Hamdi. Kasadan az az da olsa para aşırıyor Selim, onu da aleme yatırıyor. Bu kez daha büyük bir vurgun yapacağım, kazanırsam misliyle yerine koyarım, kazanamazsam da çaresi yok, gece hırsızlığa çıkacağız. Böyle hayatı s, sucuk sucuk yiyeyim. Çetin, nedir bu Oinb yeğenim, nedir? İkisi bir yandan soruyor. Nedir yani, aptalca bir söz, nedir meali? Oinb, diyor Çetin, gülümsemeler. Tosta tüküren Selim. Ucuz tereyağına buluyor tükürüğünü, fırsat bu fırsat tüm parayı araklıyor, vurgun büyük.

 

Müşteri, önlüğü üzerinde geliyor, ya Fahri sana da ne zaman gelsem başka işin çıkıyor. Fahri’de tebessüm, gövdesi yukarı doğru tik tik sarsılıyor. Çetin’e bakıyor müşteri. Kıvırcık saçlı hainle örtüşüyor görüntüsü. O esnada Selim çoktan tüydü, yolda gözleri parlıyor. Tostu uyuz köpeklere fırlatıyor. Müşteri, adı lazım değil, üstüne atlıyor Çetin’in. Senin ecdadını, dur abi sakin, yapma gariban o. Kızıma sarkıntılık yapan bu aşağılık, bana çektirdiği acılar. Eli belindeydi gördüm, neyle kandırdın ha, kıvırcık saçınla mı, paranla mı? Neyle? Fahri, sessiz. Hamdi Itır sessiz. Dünya sessiz. Birkaç güvercin kırıntılar için debeleniyor. Çetin nefes nefese Oinb diyor. Gülümsüyor kırılmış dişinden sızan kırmızı içinde. Köpükleniyor ağzının içi.

 

Karanlık. Selim ve iki arkadaşı park civarındaki kokoreççideler. İçerideki gizli odada kumar dönüyor. Kaybediyor beklendiği üzere, kim kazanır bu merette, masayı deviriyor, sakinleştirmeye çalışıyorlar mağlubu. Tekmeleyip dışarı atıyorlar üçünü. Keyifler kaçık. Para sıfır. Bu gece vurgun yapmamız lazım, başka çare yok, gece karanlık ve hayat. Birbirine bakıyor aval ikili. Tamam, diyorlar, nereyi soyacağız? Plan şöyle, karanlıkta birleşen üç kafa. Polis sirenleri. Hafiften esen rüzgar, sessizlik, karanlık çimenler. Bir müddet sonra. Yasemen Patiseri’nin camları patlamış. Yakmışlar gece dükkanı. Mikseri, hamur açma makinesini, fırını, pasta teşhir dolabını götürmüşler. Gövdesi uzanıyor Hamdi Itır’ın. Kımıltısız.

 

Çetin eline tutuşturulmuş Karamazov Kardeşler’den rastgele bir sayfa okuyor: “Diyelim ki, derin bir acım var; karşımdakinin acımın ölçüsünü tam olarak öğrenmesi olanaksızdır. Çünkü o hiçbir zaman benliğime giremez, sadece bir başkası olarak kalır. Üstelik herhangi bir kimse “acı çeken” sıfatını, sanki bu bir rütbeymiş gibi, başkasına kolay kolay kaptırmaz. Buna neden razı olmaz dersin? Çünkü kötü bir kokum, anlamsız bir yüzüm var, çünkü vaktiyle ayağına basmıştım onun!.. Sonra acının çeşitleri var; velinimetim, mesela alık gibi küçültücü, beni aşağılayan acılarımı hoş görür. Ama bir düşünce uğruna acı çekmeyi bana yakıştıramaz, çünkü yüzümü düşünce uğruna acı çekenler için hayalinde canlandırdığı tipe uygun bulmamıştır.” Oinb, diyor.

 

Bekçinin hıncını aldığı yangın gecesi. Plan yapan üç kafadarı, tehlikeli arkadaşlarıyla haklıyor. Siyah silahlar, boğuk inlemeler. Selim’in ölümü. Kudretli bekçi. Tebessümü. Hırlayan köpekler, tasmalarının içinde acı doğuranlar.

 

Berberdeki müşteri kimi görse o kıvırcık hain artık. Çetin’i gözüne kestirdi. Takip ediyor. Çimleri kokluyor Çetin, içine çekiyor yaşamı. Kıvırcık değil, belki saçı yok, olsun. Kızıma yaptıklarının bedelini ödeyeceksin, hepiniz ödeyeceksiniz, tümünüz. Yakaca. Oinb. Boğuşuyorlar. Alev alıyor yeryüzü. Tut Çetin, hain kıvırcık, taşı, taşıyorlar pastane ekipmanını, tebessümler. Gece ışıl ışıl, ışıklı bir araba. Eli eline değiyor Çetin’in. Tuhaf hisler. Tuhaf şeyler. “Eski görüşler, özellikle bütün eski ahlak kuralları yıkılacak, her şey yenilenecek, insanlar hayattan, sadece bu dünyada alabilecekleri mutluluk ve zevkleri tatmak için birleşecekler.” Müşterinin kızı ve eli belindeki sevgilisi ilerliyorlar. Dünya yanıyor. Müşteri deliriyor. Çetin’in elini sıkıyor. Sıkıyor. Oinb, diyor ikisi de tek bir solukta. Gülümsüyorlar.

 

 



March 07, 2021

MANTIK


Buna bir çözüm bulman gerek. Günlerdir dağ tepe yürüyorsun. İklim değişiyor sen ilerledikçe, tüylü yeşil bitkiler azalıyor, dikenleri eriyor bunların, kara kanatlı yağlı kuşlar yerlere saçılıyor, kuraklaşıyor toprak -gerçek mi bunlar- böceklerin cılız bacakları dökülüyor ve birer ölü bıçak olup saplanıyorlar yeryüzüne. Yolculuğun sürsün, durma, engelleme kendini.

 

Sonunda vardın o dağ köyüne. Gündüzleri sis çökerdi evlere, anımsa, köpekler ve koyunlar bulanıklaşır, kuyulardan su çeken kadınlar, nedense, ağlaşırdı istemsiz. Onlara bakar, geniş alınlarındaki hikâyelerini okumaya çalışırdın. Burada uzun kalmayacağım, demiştin bana, uğursuz bu köy. Ben de senin yüzünü seçememiştim tabii. Titreyen dudaklarının kımıltısını fark etmiştim yine de, rüzgarda kımıldanan siyah, beyaz hareli çirkin pantolonunun cebine sokmuştun ellerini. Sonra, yanına geldi o kız. Sonra.

 

Kaç şimdi, peşinden geliyor köy halkı. Sana huzur yok. Yok.

 

O adamla bir olmuş annen. Bayıltmışlar babanı. Gözlerini deşmişler kıl testereyle. Akıtmışlar. Şimdi mantıksız bulacaksın ama kara maskeleriyle ellerindeki telefonlara kaydetmişler olan biteni. Gülümsemişler elbette. Bunu da çekmişler. Elleri bir diğerinin bedeninde dolanmış. Babanın kanı oluk oluk akıyormuş, annenin boştaki eliyle baba kırmızılarına dokunduğunu ben de gördüm. Testerenin çürüyen yüzüyle karnını da yardığını, aşağılık, hain, it, dediğini işittim. Hepimiz gördük. Senin ötede ağladığını anlayan annenle sevgilisi şefkate büründüler. Yok bir şey yavrum, dedi annen. Sevgilisi, bir şey yok, erkek adam ağlamaz, dedi. Dedi annen, sus ağlama pisliğin oğlu. Dedi sevgilisi, sus ağlama erkek müsveddesi sen de. Hepimiz gördük. Canlı yayındaydı kanal. Isıtıcıya su koydu adam, sarsıyordu telefonu, olsun. Merak içindeydik. Şimdi suyu kaynatacağım, önce adamı eritelim, siz yorumlara yazın, velet n’olsun? Kanalımıza abone vs. Biliyorsunuz, delirtmeyin adamı, böyle gerçek görüntüler hiçbir yerde yok. Su fokurdadı. Annen senin başını okşuyor, gözünden akanlar. Sevgilisi yorumlara bakıyor, kahkahalar. Vallahi olmaz ama neyse. Annenin kulağına fısıldadı. Kadının yüzü soldu o an. Kaçmak istedi belli ki oradan. Yok, yok, dedi. Yapma, yapma insafsız. Birlikte büyüttük o kanalı, seninle orada tanıştım, yapma, bak daha neler edeceğiz, öldür şu aptal çocuğu, bana bulaşma. Sevgilisi oralı olmadı. Sıcak suyu kadının yüzüne boca etti. Annen o. Kabarcıklar çıktı suratında. Çirkin bir mahluka dönüştü, kırmızı, mor, turuncu eridi yüzü. Kırmızı. Mor. Belki turuncu. İzleyici sayısı o kadar arttı ki, arttıkça delirdi sevgilisi. Yorumlar aldı başını gitti. Ben de yazdım, çocuğu rahat bırak. Benim yorumumu okudu nedense, güldü. Su kaynatmaya gitti yine. Sen, tabii, annenin yanı başına çömeldin. Seni seviyorum oğlum, dedi kabarcık anne. Gülümsedin canlı yayında, takipçilere el salladın. Sevgilisinin getirdiği kaynar suda, artık can çekişen anneni, anneyi, eski anneyi tükettin, sona erdirdin. Alkışlar, bağışlar, şaşırmalar, nasıl olur ya’lar, bunlar yalan ve kurgular, daha nelerler.

 

Kız sana elini uzattı. Tuttun elini, yürüdünüz beraber. Küçüktü, olmaması gerekirdi bu ilişkinin. Cennetten düştüm, dedi sana. Yardımcı olur musun, elini yüzünde gezdirdi, pürüzlü, yanık, kesiklerle dolu, pembe ve etli.  Konuşamadın, suya doğru ilerlediniz, suyun sesi, sisin içindeki sesi suyun. Üstündekileri çıkardı, neyim varsa senin. Saçları omzuna dökülüyordu. Uzaktan arkadaşı belirdi. Koyu bir gölgeydi olsa olsa. Yapma, dedi kıza. Ağına düşürme onu, kullanma. Saçlarına baktın kızın, seni sevmeyeceğini düşündün, kimse seni sevemez. Sis gizlese de gövdeni hissederler, bilirler. Vahşi bir hayvansın, kaçacaksın toplumdan. Kız titriyor, kulağına fısıldıyor, beni, diyor, kandırdılar. Kurban edecekler bir tık uğruna. Yok mantık. Sadece tık. Seninle alay edeceğim, kışkırtma yapacağım, beni öldüreceksin belki, yok edeceksin, hepsini çekecekler. Çete bunlar, çete, yardım et bana. Düşün. Ya bu da yalansa, ya bu köy de kurgu köyse. Her şey sahteyse, yalansa, yoldaki cılız bacaklı böcekler kameraysa, ya ya. Ya tüm hayatım bir yalansa, ya. Unut bunları, çaresi yok. İlerliyorsun suyun içine doğru, kız gitme diyor, bak çıplağım, anadan üryan, yanıma gel. Yeni filizlenmiş, taze kız. Sıcak ve hüzünlü öte yandan. Avuç içleri terliyor aslında, seni çağırırken git der gibi. Her yer kamera artık, herkes video çekiyor, yaşananlar kurgu. Suya battıkça batmalı. Olmuyor, biraz daha dene. Kız bağırıyor, gitme, yapma. Avuç içleri söylüyor. Yolculuğun sürsün, durma, engelleme kendini. Sudasın. Kurmaca tümü, sahte, yapay. Kamera balık, video ekipmanı bitkiler, tümü, tümü.

 

Bir kez tadını alsan vazgeçemezsin diyor sevgilisi. Sana söylüyor, ayıl artık. Annen eridi yok. Senin derinde de derin yanıklar var. Baban yok. Olsun. Aslında, seni düşünüyordum, ellerini ve gözlerini. Parmakların, ellerin ve parmakların bir nar çiçeğini eziyor gibi. Parmaklarına bakıyor, bu şiirsel ifadelere bir anlam veremiyorsun. Avuç içlerin terli, ellerini kavrıyor. Bileklerine doğru çıkıyor parmakları. Dudaklarını öpüyor huzursuzca. Kenara itiyorsun sevgilini, senin sevgilin o. Çıkar diyorsun tüm kameraları, ne varsa, gidiyoruz buradan. Ayarla videoları, yükle, kırp, biç, yap işini doğru düzgün. Yüzündeki makyajı, plastik yanıkları siliyorsun. Parasını verip kovuyorsun anne ve baba rolündekileri. Gülümsüyorsun.

 

Kızın acı çekişini izliyor milyonlar. Milyarlar. Tümü. Yapay suyun içindeki kamarana gidip dinleniyorsun. Aklında yeni video fikirleri. Kahırlar. Beğeniler. Yorumlar. Daha neler. Daha iyisini yapman gerek, biliyorsun.


December 22, 2020

gümüş’ün Elleri

Bana gümüş’ü anlat Çetin. Asma suratını. Kocaman bir balıktır gümüş, yağlıdır, G’si küçük. Ona görmeye gitmiştin asırlar önce. Tutsak bir prensesti kalede, Ankara Kalesi hatta, onun eteklerinde, Bentderesi’nde. Dişlerini tuhaf fırçalamıştı seni görünce, tükürmüştü macun kalıntılarını asfalta. Gel, demişti, gelsene yakışıklı. Aradığın her şey bende. Gözlerime bak Çetin, adını dahi bilmişti, göğe bakma, gözlerimin içine, içine aksın nazarın. Gülüşenler evlerine kaçışmıştı karanlık bastırınca, demek ki o denli dalmıştın o gözlere.

Karanlık bir adam yaklaşmış, tekmelemişti seni. gümüş abla ne istiyor bu it, demişti. Yazık, vurma, vurma kız. Ağzına giren ayakkabı ucu, ucuz ayakkabı. Ağzında kalınca tabanı daha da hiddetlenmişti bu herif, seni dümdüz ederim hırbo, demiş ve gümüş, ellerini elleri arasında ısıtınca sakinleşerek tebessüm etmişti. Bu esnada, tabii, seni yüz üstü yatırmıştı. Kollarını arkadan sıkıca bağlayarak gümüş’e fiyaka da yapmıştı. gümüş’ün avuçları arasındaydı biçimsiz kafan. 

Etli parmakları pürüzlüydü, seyrek saçlarını okşadı. Ağzından süzülen koyu kana dokundu bir parmağıyla. Bir öpücük bıraktı karanlık adamın güçlü kollarına. Yarın, dedi, yarın gel Çetin, bak hava karardı, tenhalaştı kale, yarın gel, gün yüzüyle göreyim seni, hem yaraların da geçmiş olur. O öyle dedikçe kollarını sıkmıştı karanlık adam. Tuhaf ışıltılarla dolu bir dünyaya dönmüştü yeryüzü, gümüş böyle dediği için değil elbette. 

Sonra, nedense, yanına geldim Çetin. gümüş’ü de getirdim hatta. Çok yemişti, yürüyecek hâli yoktu, duygusal yeme bozukluğu diyorlar ya hani, ondan işte. Açmadın kapıyı. Çay demlemiştin, anımsıyorum. Mis gibi kokusu haşlanan çayın. Oksijen maskesini takan gümüş soluyamazdı bu güzelliği. Kapıyı çaldım, evde yoksun. Nette okey oynayan muhtarın döküntü ofisine vardım, nerede muhtar bu devlet, pardon beyim? Yani Çetin diye biri yaşıyordu hani bu viranede? Anası, babası yok, çocuğu heder ettiler iş yerinde. O nerede? Çok anlamadığım okey tabirlerini küfür niyetine savurdu muhtar. Yarın gel, bakarız. gümüş’ün ellerini klavyedeki kıllı parmaklara bıraktım. Tebessümü muhtarın. Pis pembe dosyaları arşivden çıkardı. Yok Çetin, ölmüş, yok. Trafik kazası, kolu, bacağı, kalbi kırılmış, yok, şimdi gidin, şimdi okey tabirleri, şimdi rüya tabirleri, şimdi rüyada gümüş görmek; zenginlik, bolluk, bereket ve kısmete delalet etmektedir, rüyada gümüş görmenin anlamı, mutluluğa yorumlanır, taşa kalınır, taşla vedalaşılır.

Bulamadık, neredesin Çetin? Biliyorum gümüş, biliyorum ben onun nereye gittiğini. Yayla yolundaki bağ evindedir olsa olsa. Gidiyoruz gümüş’le. Karanlık adam direksiyonda. Oksijen tüpü diğer yanımda, aklım Çetin’de. Gökhan Güney çalıyor radyoda. Tutsak: Tutsak ettin beni hasret ağında/Dönsen de kalbimde yerin mi kaldı?/Esir ettin beni çile bağında/Dönsen de kalbimde yerin mi kaldı? Kapat karanlık adam, kapat şunu. Deşme içimi. Yolda sarsıla döküle ilerliyoruz, simsiyah gecenin içinde yalnızca gözleri parıldıyor karanlık adamın, tuhaf ışıltılarla.

Sesi daha da açıyor. En güzel yıllarımı böyle tükettin/Dönsen de kalbimde yerin mi kaldı? Durduruyor aracı. Başka bir şehir burası, farklı bir zaman. Uyuyor horultular içindeki gümüş. Bana sarılmasını istemiyorum, etkisi altına girerim çünkü, biliyorum. Çık dışarı, bilen adam, diyor. Neden karanlık adam, neden? Çetin’e gitmiyor muyuz? Göremiyorum gözleri dışındaki alemi. Gözlerime bak, göğe bakma, gözlerimin içine, içine aksın nazarın. Öyküyü başka yöne çekme karanlık adam, Çetin hani? Çetin’i yedi bu büyücü gümüş. Neden hastalandı sandın, lime lime etti, dilim dilim. Engel olamadım, korktum. Karnını yarıp Çetin’i çıkaralım ve gümüş’ü yok edelim, sana sığındım ben de, tek başıma yapamam bunu, bilen adam.

Ellerimi elleri arasında ısıtan karanlık adamın ışıldayan gözleri. 

Ben karışmadım Çetin. Seni gümüş’ün karnını yarıp çıkaran o oldu. Halsizdin, sarıldım, ısıttım seni, anımsamıyordun olan biteni. Sana bunları anlattığımda o iri burnunu kıvırmış, benim öykülerimin gerçekliğe yaslanmadığını söylemiştin. Gerçek değil mi sözcüklerim, gümüş yok mu Çetin, muhtar ve kişisel gelişim kitapları hakiki değil mi yani? Karanlık adamı boğuyor ellerin, acımıyorsun, bu değil mi öykü? gümüşün karnında oksijen tüpü. İçten içe alıyor nefesi, huzurlu, onun benim de ellerimi ısıttığını söylemedim sana, Ankara Kalesi’nde hatta, onun eteklerinde, Bentderesi’nde. Dişlerini tuhaf fırçalamıştı beni görünce, tükürmüştü kan kalıntılarını asfalta. Gel, demişti, gelsene karanlık adam, adımı dahi bilmiş ve eklemişti: Bana gümüş’ü anlat.

August 10, 2020

TOM FORD

Bir el daha oynayalım. Biraz daha. Işıkları karartıyor Tom Ford Abi, yeter lan yeter, diyor. Allahsız, paran mı kaldı sanki? Başındaki kovboy şapkasını çıkarıp alnındaki teri siliyor. Gece bile düşmüyor sıcaklık Allahsızlar. Kahvede ikimizden başka kimse kalmadı, bak oğlum Ferhat, abi nasihati dinle, defol git evine. Karın ve çocuğun yok mu, yolunu gözlemiyorlar mı, yazık Allahsız, günahı ne onların? Su kazanının altını kapatıyor, çaydanlıkları temizliyor, ovaladıkça sıçrayan su, kel kafasını ferahlatıyor. Gülümsüyor, kapatıyorum dükkânı, git haydi oğlum. Al şunu, taksiyle geçersin. İyi görünmüyorsun. Bir kere anlatayım Tom Ford Abi, bir kere? Bana bakıyor, kararsız, gülümsüyor. Boynum bükük.

 

Hayalimde yarattığım Tom Ford karakterinin de kovboy şapkası var, havalı güneş gözlükleri gözünde, çeşit çeşit. Şeffaf, renkli, kara, her biri. Bu Tom Ford yıllarını hırsızlıkla geçirmiş azılı bir haydut aslında ta ki yolu Mary Lee adında bakire bir şehir/kasaba güzeliyle kesişene dek. Lee’ye içine cin kaçmış iki tane deli kadını emanet ediyorlar, Ankara Kalesi’nin orada bir evde onları iyi etmeyi planlıyor Mary Lee. Gözleri kocaman, çiçekli bir elbisesi var. Önünü kesen bir harami onu iğfal etmek istiyor, gel gelelim bunu gören mevsimlik çöp toplayıcı Tom Ford, avucunda preslediği su şişelerinden bir demeti fırlatarak haramiyi haklıyor. Kafadan süzülen lekeler Çıkrıkçılar yokuşundaki karanlığa karışıyor. Mary, Tom’a benimle evlen, evlen benimle, diyor. Çok iyi fal bakıyorum, görülmezleri görüyorum, üstelik İskitler tarafında bin dönüm bir arsam, ağır hasar kayıtlı olsa da 207 bin kilometrede Renault Fluence’im, renk renk giysilerim var, beni al, beni alan yaşadı. Gülümsüyor Mary Lee. Tom Ford, kovboy şapkasını çıkarıyor, neon kırmızılı iş yeri tabelaları ışıldıyor kelinde. Olmaz, diyor, bağlanamam birine Mary Lee. Hem ben görülenleri bile göremiyorum, o kadar ahmağım. Başparmakları pantolon ceplerini didikleyen Tom ağlamaya yelteniyor. Mevsim bazen yaz bazen güz. Öp, diyor Mary, o hâlde öp. Başka çaremiz yok. Sis çöküyor şehre. Ertesi sabah drone kuşlar ötüşüyor, gözünü açan Tom kafasından süzülen lekelerin kuruduğunu, kurumayanların da kuşlarca gagalandığını fark ederek gülümsüyor. (Mary Lee’nin öyküye katkısını ben de anlamıyorum.)

 

Taksiye bindim. Başım ağrıyor, beyin ameliyatı, zihin-ruh-dalak-böbrek-ömür-kahır ameliyatı olmuşum da doku tutmamış gibi ağrıyor. Taksinin loş ışığında eriyorum. Gözümü açtığımda kafama giren kabloları fark ediyor, sıcağı-soğuğu-nefreti-ağrıyı aynı anda hissediyorum hastane odasında. Gülümsüyorum. Eşim refakatçi kanepesinde inleyerek doktoru dinliyor. Bir çeşit bakteri bu. Ağzı, yüzü, tüm dokuları yiyip bitiriyor. Milyonda bir olur. Allah şifa versin hanımefendi. Ağız çevrem yok olmuş, dişlerim düştü düşecek. Başıma nasıl geldi bu, nasıl? Sarılıyorum eşime, konuşamıyorum tükenmiş suratımla. Uzun saatler süren operasyonlardan sağ çıkıyorum, kollarımın ikisi de kökünden eridi. Bacaklarım yok. Benden bir şey kalmadı geriye. Biraz daha verseler narkozu, sonsuza dek uyusam.

 

Oğlumu getirdi sonunda eşim. 11 yaşında Çetin. Uzun burunlu, çirkin ama benim oğlum. Ben yakışıklı ve topak burunluyum, hepsi bu. Eşim, öp, diyor, babanı. Konuşma güçlüğü var Çetin’de. Onu sevmiyorum, o da beni sevmiyor, biliyorum. İş Eğitimi dersi için öğretmeninin verdiği elektrik devresi yapma ödevini her zamanki gibi elektrikçiye yaptırmıştık. Bu da evde, odasında onunla oynayıp duruyordu, mutsuzdu. Kemal’in ödevini daha çok beğenmişti öğretmen. Kemal, sanıyorum ana panolu ve telli panolu karma bir sistem yaptırmıştı aynı elektrikçiye. Çetin’in panosunu çocukça bulan öğretmen, Kemal’in saçını okşamış, akşamki özel derse gönderme yaparak akşam olunca anlatırsın detayları, demişti üstüne. Çetin yol boyunca ağlamıştı eve dönüşte. İki bacağına soktuğu sivri uçlu kablolar yordamıyla ışıl ışıl yanmıştı ampuller. İnsan vücudu iletkendir baba, demiş, ellerimi öpmüştü. Öpme, demiştim, aptal. Öp, diyor eşim. Öp babanın yüzünü. Kesik parçalarından aktardıkları deri parçalarıyla ağız çevresini yenilediler, harika oldu. Olmadı tabii. Yalan söylüyor eşim. Aynada göremiyorum, yasak, biliyorum iğrenç olduğunu. Hani yüz nakli olup da birer şişme surat içine gizlenen ruhlar var ya, onlara benziyorum, eminim. Çetin tükürüyor yüzüme. Tamam, sakin ol oğlum. Çetin’i anlamam lazım, ona çektirdim. O bacağına kabloları soktuğu gün gülümsemiş ve daha derine sokmuştum uçlarını, dişlerimi sıkmış ve tuhaf bir haz almıştım bundan. Gözleri kızarmıştı oğlumun. Sus dercesine ağzını kapatmış, yüzü morarana dek izlemiştim yanışını minik duylarda ışıldayan ampullerin.

 

Son iki senede iyi bir baba ve eş olamadım. Bahaneler, anlık eğlenceler sürükledi beni. Eğlence merkezlerine, kumara, kötülüklere kaptırdım kendimi. Tom Ford Abi’nin şapkasını indirdiği zamanlar büyülerdi beni, kelini okşamaktan mutluluk duyardım. Onun için uydurup onu ona anlattığım öykümü dinlerken gülümserdi. Daha bir ovalardı bardakları, ciflerdi kazanı. Tost makinesindeki yanık kalıntıları, kırıntıları paklar, bir yandan da kelinden süzülen terin titrettiği omuzlarıyla, ucuz esnaf tişörtüyle aklımı başımdan alırdı.

 

Rehabilitasyon süreci sancılı geçiyor. Omzuma geçirilen askılı ilkel protez kollarla prematüre bir Robocop yavrusu gibiyim. Çatal tutamıyorum, ne kadar denesem de olmuyor. İkinci bir operasyonla ağzımdaki darlığı genişletecekler, böylelikle konuşabileceğim hafiften. Eşim sarılıyor haftada bir gelip. Farklı kokuyor artık, muhtemelen beni aldatıyor, tanıdık bir koku gibi geliyor ama emin olmam lazım. İçten içe çevreye vefakar kadın numaraları bunlar, ben yemem. Oğlum da geldi. Öp babanı, diyor annesi. Tükürüyor yüzüme Çetin, Çetin’im. Gidiyorlar el ele, mutlular.

 

Bu hafta da daha bağımsız hareket edebilmem için yine ucuz yollu protez bacakları denetiyorlar. Dengemi yitirip düştüm onlarca kez, her tarafım çürüdü. Ağzımın düzelmeye başlaması en güzel haber. Beni ayakta ve hayatta tutacak tek şey eşim ve çocuklarım değil elbette, Tom Ford ve keli. Bir et parçasıyım. Yine de toparlanmalı, mücadele etmeliyim. Pes etmek yok, kumarda son bir el tadında. İyi olacak ve herkese gününü göstereceğim. Haramilere, Mary Lee’ye, cinlerine, kendisine emanet edilen ve vaziyetleri belirsiz iki deli kadına da.

 

Eve döndüm nihayet. O çok istediğim koşucu stili karbon fiber protezlerin bedelini karşılamıyor SGK. Basit bir protez de benim işimi görmüyor. Ağız çevremdeki aşırı şişlik yüzünden geçirdiğim son ameliyatla bir nebze olsun rahatladım. Eşim eve uğramıyor, Çetin odasından çıkmıyor. Onlara ihtiyacım yok. Kendi işimi kendim görecek kadar güçlendim. Çetin’in odasından telefonla konuşma sesi geliyor. Sürünerek varıyorum. Artık sakin ol, diyor Tom Ford, senin baban benim Allahsız. O şapşal olamazdı. O erkek bile değil. Şimdi bir et yığını, bir kukla leşi. Bir yandan bacaklarına kablo saplayan Çetin’de anjiyomsu bir huzur var. Annesinin talimatı telefonda, o et kümesini az az öldür, ağır ağır. Zaten, ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar/ her gün aynı yoldan yürüyenler/ yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler/ giysilerinin rengini değiştirmeyenler/ tanımadıklarıyla konuşmayanlar. Anlamıyor Çetin. Ben anlıyorum, ölmüşüm zaten yıllar önce.

 

Çetin, kabloları kalan et parçalarıma saplamak için gelecek. Üzerinde çiçekli elbisesi olacak ve kocaman gözleri. Bir hekim titizliğiyle damarları bulacak, saplayacak yüzlerce ucunu kabloların, binlerce duydaki ampul aydınlanacak, on binlerce öğretmen tam puan verecek bu ölüm ödevine, yüz binlerce çocuk kıskanacak, milyonlarca gözyaşı akacak yollarda-kafalarda süzülecek lekeler ve mutluluk belirecek Çetin’de. Benimle eğlen, eğlen benimle Allahsız, diyecek kovboy şapkasını savurup. Hazırım.

 

Gülümsüyorum. Kafamda protez elim, kelimde.

August 08, 2020

MERET

Hantal ve çelimsiz benli bölüm: Sana gitme demedim mi oraya, bakma, dokunma, tuh, dokunma, demedim mi, söyle. Elimden çekiştiriyor annem. Sürüklüyor gövdemi, hantal ve çelimsizim, neden varım ki? Konuşamıyor, sürünerek ilerliyorum ancak. Ağzımdan akanları siliyor annem kirli bir peçete ile. Onu gözlerimle takip ediyorum ama ağrıyor meretler, görmüyor neredeyse. Meret Arapçadan geçmiş dilimize demişti Çetin. “İnatçı, asi, şeytan” anlamına geliyor. Ağzımdan akmıştı irinler, annem üstü başı dağınık hâlde gelmiş, Allah’ın cezası iblis, demişti yüzüme tükürüp. Ölmedi gitti. Çetin tebessüm etmiş, bir parmağını ağzına götürerek hafifçe ısırmıştı.

 

Yuh anneli bölüm: Kapıya kadar gelebildim, annemden ses seda yok. Mutfakta patates kızartıyor, kızarmış yağ kokusunun çiyleşerek eşyalara döküldüğünü söylüyor Çetin. Ne yapıyor Çetin, annem başka ne yapıyor? Gülümsüyor. Şimdi o adam yine geldi, annen bir tabağa aldığı patatesleri servis ediyor. Gülümsüyor. Ketçap ve pul biberi ekliyor adam. Başka Çetin? Elindeki sopayla vuruyor annenin karnına, vuruyor, vuruyor. Şimdi Tanrı’ya daha yakın olduğunu söyle. Gözleri dönüyor, akı kalıyor meretlerin. "Tanrı Sevgidir. Sevgide yaşayan Tanrı'da yaşar. Tanrı da onda yaşar." (1. Yuhanna 4:16) Parantez içini yazıldığı gibi okuyor adam. Gülümsüyor. Annen kaynar çayı adamın yanık yüzüne döküyor, inliyor adam, kabarıyor derisi. Son patatesini yutamadan bayılıyor. Annenin tokadı, adamın uyanması, duaları, tebessümler: "Sevgili Rabbim, sana gereksinimim var. Çünkü sen bana olan sevginden ötürü benim günahlarıma karşılık kendini kurban olarak sundun. Bu nedenle sana sonsuz teşekkürler sunarım.” Yanık kremi sürüyor annen adama, adam annenin karnını öpüyor, morlukları okşuyor.

 

İblisli bölüm: Niye yerinde durmuyorsun, dedi annem. Sen gece gündüz neden sağa sola gidiyor, kafanı anlamsızca savuruyorsun, neden, neden beni gözetliyorsun iblis? Ağzıma tokat, düştü düşecek bir dişim vardı, o da karyolanın altına süzülüyor. Çetin eline alıyor dişimi, kokluyor, çürük bir yaşam kokusu sarıyor odayı. Annem mutfakta bir ses duyunca gülümsüyor, saçımı okşuyor, canım yavrum, diyor, kadersizim. Huzurla doluyorum. Annem, anneciğim. Sarılıyor sıkarcasına, kemiklerim eriyor, kokusu sinmiş kızartmanın, öbür adamın. Adam, kocaman bir patatesmiş gibime geliyor, kocaman çürük yanık meret pis it kopuk leş bir kumpir.

 

Söyledili bölüm: Çetin’i bulamıyorum. Ortalarda yok. Yok. Yoksa ona bir şey mi yaptı o adam? Çetin ses etmez, yanımda gelir bazen, benimle birlikte gözetler, ben görmem o görür, anlatır bana. O adamın annemin derisini yüzdüğünü söyledi bir keresinde, annemin ağzını öptüğünü, annemi sevdiğini, ona vurduğunu söyledi. Söyledi, annemin adamın derisini yüzdüğünü, ağzını öptüğünü adamın, onu sevdiğini söyledi. Tanrı bizi seviyor, demiş adam. Çetin söyledi.

 

İnsan günahlıdırlı bölüm: Annem ve adam odama girdiler. Üstünü çıkardı annem. Adam bana baktı tiksinerek. Bu aptal yaratık hâlâ burada mı? Annem kafama fırlattı bluzunu, yağ kokuyor. Bana gelen sesler, duymak istemediğim şeyler, anlatmayacağım eylemler. İnsan günahlıdır ve Tanrı’dan ayrı düşmüştür, diyor adam. Kaldırıyor bluzu, ziyanı yok, görsün. Kafamı doğrultup ağzımı öpüyor. Annem bırak dedikçe sıkıca yapışıyor gövdeme. Yapma, yapma, o bilmiyor bir şey. Çetin de adama sarılmış hâlde beliriyor ötede. Mutlu musun Çetin? Çok, onu seviyorum. İnsan günahlıdır, biliyorum. Annem ağlıyor.

 

Feryatlı bölüm: Aldattı, ihanet etti. Feryatlı anne. Valide feryadı. Bir karanlığa girdi de yok oldu sanki. Rezil, tuh. Ahlaksız. Ahlak nedir dedin ve kandırdın beni. Karıncaları öperdin, parmaklarında gezdirirken şekilden şekle girerdi yüzün, hain. Tüm o Tanrı güzellemelerin, efsunlu sözlerin yalan, yalan. Tuh. Bana sarılıyor. Ağlıyor annem. Kokusu gitmemiş adamın, içim huzurla doluyor. Saçını başını yolunca peruğu düşüyor annemin. Bana bir aynaymışım, bir karıncaymışım ya da yokmuşum gibi bakıyor. Boşluğa doğru uzatıyor ellerini, gülümsüyor. Yanık kafasını okşuyor sonra. Ağlıyor. Günahın ücreti ölümdür, peh. Beylik sözler. Çetin annemin avuçlarında geziyor, yanık kafasında, kıl köklerinde dolaşıyor. Güzel, diyor, annen güzel.

 

Ölümlü bölüm: Ağzımı temizledi annem. Nemli bir bezle alnımı sildi, ateşim var. Bir şey yiyemedim günlerdir. Çetin, anneme sarılıyor. Öfkeliyim. Annemi bırak Çetin, böyle konuşmamıştık. Kokusunu içine çekiyor kadının. Derin nefes aldıkça göğsüme oturuyor kokusu ölümün. Az kaldı, biliyorum. Gözlerim çöktü. Adamı özledim. Göremiyorum Çetin, söylesene adam nerede? Gülümsüyor. Ellerim tutmuyor. Bıçak tutuşturuyor onlara Çetin. Sıcacık. Elleri Çetin’in ısıtmış metali. Sapla, diyor, getirdim anneni. Eziyet edeni, bize, sana ve bana acı çektireni getirdim. Sok bıçağı, hayır, hayır, olmaz Çetin. Annem o, beni gün gün öldüren. Üstüme atılan anne bluzu, kokusu ve yanığı yağın, adamın, Çetin’in, yaşamanın.

 

Zulümlü bölüm: Bir şey anlamaz, diyor annem. Mal bu, geri zekalı, moron, yaşama israfı. Boş ver onu sevgilim. Üstüme tükürmeleri ikilinin. Çetin’in öfkesi. İşemesi hatta adamın. Ağzımdaki köpüklere karışması ürik asidin. Gülümsemeleri ikilinin. Öfkesi Çetin’in. Baldırlarında dolaşması annemin, adamın. Kafasındaki güneş gözlüklerinin kırılması. Ellerindeki sarı poşetlerin alev alması. Bebek arabasındaki bebeğin kımıldanan minik ayaklarının koparak yere dilimlenmesi. Zulümler ve bebekler.

 

Çetin’i sevmeli bölüm: Bir mezar kazdı adam, içine fırlattı gövdemi. Zaten et parçası kalmış bu, bir ölü balık kadar kalmış anca. Toprak atıyor üstüme. Çetin gülümsüyor. Biraz toprağı kazdı, nefes alabiliyorum. Ne edeceğiz Çetin, nasıl kurtulacağız? Işıkları sönüyor evin, gölgeleri annemin ve adamın birbirine karışıyor. Onu sevmiyorum, diyor annem. Onu sevmem. Sevemem. Adam, boş ver, diyor. Elimden tutup kaldırıyor Çetin. Sarılıyor, tozları, kirleri temizliyor, ağzıyla geziniyor vücudumda, tükürüp atıyor lekeleri. Adamı seviyorum.

 

Öpmeli bölüm: Annem mezarımın başında. Ağlıyor, birkaç bölüm önceki feryatlar. Aldattı, ihanet etti. Feryatlı anne. Valide feryadı. Bir karanlığa girdi de yok oldu sanki. Rezil, tuh. Ahlaksız. Hâlâ aynı yerde annem. Kalk, diyor adam. Boş ver, değmezdi zaten. Çetin, anneme sarılıyor. Kokusunu içine çekiyor. Adam ağzımı öpüyor. Gülümsüyorum.

July 31, 2020

BİR KOLTUKTA İKİ DOMUZ

Haberlerin başlığını ve giriş cümlelerini alıyor, gerisini sallıyorum. Anlamaz kimse: “Ben ve erkek arkadaşım yatağımızı 7. bir kurtarma domuzu ile paylaşıyoruz - ve ona Turşu adını verdik. Maddie Johnson ve ortağı Stephen, 45 mil uzaklıktaki sel baskınlarıyla yer değiştirdikten sonra 7. evcil hayvan Julianna domuzunu evlat edindi ve ailenin alışılmadık bir üyesi oldu.” Google böyle çevirdi. Ben şöyle edeyim haberi: “AYNI YATAKTA İKİ DOMUZLA YATAN KADININ KAHRI: Maddie Johnson, ortağı Stephen’le duygusal yakınlaşmasının bedelini ödüyor.45 gün süren bir sel sonrasında evi yıkılan Maddie’ye maddi, manevi destek olan Stephen’in tavırları gün geçtikçe değişmeye başladı. Başlarda romantik paylaşımlarla alevlenen ilişki, bir gün Stephen’in eve Julianna adlı bir domuzla çıkagelmesiyle bitme noktasına geldi. Gözü yaşlı Maddie, yatağında yerini alan ve Stephen’in sarılmasıyla tuhaf sesler çıkaran domuza dayanamıyor. Ona Turşu adını koyan Maddie, iki domuzla aynı yataktayım, mutsuzum, diyor. Stephen ise huzurlu: Homurdanıyor ama Julianna çok tatlı, çok.” Şöyle bir domuz görseli de yerleştirdim mi, tamamdır yazıya. Okla gösteririz domuzu. Kaynağı boşverin. Anlayacağınız iş benim yaratıcılığıma kalıyor.

 

Gazetemizin ilginç haberler köşesinde çalışıyorum. Çok satan, bol fotoğraflı, az yazılı bir gazete bu. Böyle büyük kırmızı oklarla maktulleri, ülkeleri, bahsedilenleri göstermek gerekiyor zaten. Yoksa kim gazete okur ki bu devirde? Gazeteyi çıkaran ekibin, editörlerin bile içeriği okuduklarını sanmıyorum. Bana düşen iş, internetten filan bulduklarımı derleyip Adem Abi’ye göndermek. Yabancı dildeki bazı haberleri çeviriyorum Google Çeviri ile. Yarım yamalak da olsa biraz düzenleyince bir şeye benziyor, haber işte, kimin umurunda? Tuhaf, komik ve saçma haberlerin peşindeyim.

 

 

Bir haber daha ekleyip göndereyim, bu kadar yeter bugünlük. Google çevirsin önce: “Kadın kayıtsızca alışveriş yaparken geçici yüz kaplama olarak KFC kutusu giyer. Bugün mağazalarda ve süpermarketlerde yüz kaplamaları giymekle ilgili yeni kurallar yürürlüğe girdiğinde, bir kadının derme çatma bir kutu olarak başının üzerinde bir KFC kutusu giydiği tespit edildi.” Görselden anladığıma göre kadın, maske takmak yerine KFC kutusu geçiriyor kafasına, aman ne yaratıcı. Bu saçmalığı da milyonlarca kişi beğenmiş. Ben biraz değiştireyim haberi: “KFC KUTUSU İLE BİLİNMEYENE YOLCULUK: Korona virüs salgını nedeniyle pek çok ülkede kapalı mekânlarda maske takma zorunluluğu var. İngiltere’de buna uymayanlar 100 pound ceza ödüyor. Perşembe günü Adelaide'deki Westfield Marion alışveriş merkezinde görülen sıra dışı görünümlü bir kadın, ilgi odağı oldu. Başına KFC kutusu geçiren kadın, bir süre sonra yerlerde titreyerek baygın hâle geldi. Kendisini muayene eden acil sağlık ekibinin sayesinde hayata tutunduğunu ifade eden Mary K. adlı kadın şu ilginç sözleri sarf etti: “Maske takmak bana iyi gelmiyor. Öte aleme gidip geliyor, büyükannemi görüyorum. Yüzüme tükürüyor bu zalim kadın, beni hiç sevmezdi zaten. Maske zorunluluğu geldiği günden beri delirmemek için uğraşıyorum. Bakın, sanki yine geliyor. Gelme, gelme.” Mary K.’nin tedavi masraflarını KFC’nin karşılayacağı ve kızın youtube kanalındaki videolarına da sponsor olacağı ifade ediliyor.” Bu da iyi oldu, yeter. Uykum var.

 

 **

Adem Abi ofisine çağırdı alelacele, bunda bir iş var. Kaşlar çatık, bıyıklar şeker, yüzü bulutlanıyor sonrasında, ağlıyor. Başın sağ olsun Çetinciğim, gani gani rahmet eylesin Allah. Büyükannen iyi kadındır eminim. Ne zaman vefat etti, nasıl oldu? Yanakları kızarıyor Adem Abi’nin. Korona var, sarılamıyoruz, birer adım atıp geri çekiliyoruz aynı anda. Ağzım yarı açık, düşünüyorum. Evet, abi, Allah razı olsun, dün gece aniden, kalpten gitti. Çenem titriyor. Oğlum Çetin, bir hafta olmadı mı, işe gelmiyorsun ya bir süredir, rapor almadın mı cenazem var, başka kimsesi yok kadının diye? Ağlamaya başlıyorum sesli sesli, yere at kendini Çetin, haberdeki KFC kızı ol, mümkünse. Ben ne dediğimibiliyomuyuuzfdfmmhmhh. Adem Abi, keskin bakışlarla süzüyor yerde debeleneni, beni. Hmm, demek öyle Çetinciğim. Pekala. Toparlanıyor, üstümü başımı düzeltiyorum. Öyle Adem Abi, nur içinde yatsın. Işıklar içinde uyusun ya da, hangisini istersen. Müge Anlı olup sorguya çekiyor sanki. Senin büyükannen hangisi Çetin, anneanne olan mı baba mı? Ağzımda açıklık, dilim damağım kurudu. Su var mı Adem Abi, başım döndü. Şaşalın kapağını döndüren elleri, bana bakan gözleri. İç Çetin. İçimdeki Çetin titriyor. Anneanne abi. Hatta anınne derdim küçükken. Ağlayışım. Sarılırdı bana kadın, boğarcasına. İnanmıyor Adem Abi, neyse, diyor. Senin haber köşesini kapatıyor gazete, belli ki gazete de kapanacak yakında. Çöp kovasının altına, akmasın diye alıyorlar bazen ikişer üçer. Yoksa kim gazete okur ki bu devirde? Otur Çetin, ayakta kaldın. Kaşlar çatık, bıyıklar şeker, yüzü bulutlanıyor sonrasında, ağlıyor. Yazları sandalet giyen aptallardan nefret ediyorum Çetin. Sen, sen de ediyor musun? Gözlerim ağrıyor benim. Ediyorum Adem Abi, etmez miyim, ben yazları çorap giyenlerden, ayakkabılılardan ve ayağı olanlardan da nefret ediyorum üstelik. Gülümsüyor. Büyükannen nasıl biriydi Çetin? Yediği simitten kalan kırıntıları, gazeteyle birlikte pencereden aşağı atıyor. Süzülüşü gazetenin, birer ışıltı olup saçılmaları kırıntıların, buruşmuş sayfaların hayata karışmaları. Dişinin arasındaki susamları dil yordamıyla temizliyor Adem Abi. Büyükannem yaşlıydı öncelikle abi, böyle buruşmuş olanlarından. Kendini atmak isterdi beşinci kattan, gücü yetmezdi, yatalaktı. Ben bakardım, altını alırdım, onu yıkardım. Ölmeden evvel üç yüz kilo kadar olmuştu, onu doyurmak mümkün değildi. Dişleri döküldüğünden beri huysuzlaşmıştı. Poşet çayından arta kalanı ölmeye yatan çiçeğine döküyor Adem Abi. Baloncuklar, sessizlik, sokağın gürültüsü, arabaların homurdanması.

 

Sırtı bana dönük bir Adem Abi. Yalanlarıma inanmayan, beni küçümseyen, açgözlü, haberleri ben yaptığım hâlde üç katım para kazanan, kibirli Adem Abi. Alnımı kaşıyorum, elim cebimdeki maskeme gidiyor. Korona var Adem Abi, aman sıhhatini yitirme. Bakmıyor, gözü yolda. O saçma haberlerinden de saçma hayat, öyle değil mi Çetin? Maskeyi ağzına soksam, ölür mü acaba havasız kalıp? Çetin, söylesene, ben de kendimi atsam bu beşinci kattan, ölür müyüm acaba? Kocaman bir domuz bu adam, Julianna ya da Turşu. Homurdanıyor. Çetin, ben korkağım, sen iter misin beni aşağıya? Ağrıyor gözlerim benim. Hem, sonra sallamasyon bir haberimi yaparsın, lütfen uzaylıları filan kat Çetinciğim, onlarla uzak evrenlere kaçtı de. Sen yaparsın. Hem ne demişler, aynı yatakta iki domuz yahut bir koltukta iki karpuz. Tebessümü Adem Abi’nin. Tövbe, öfkem artıyor.

 

Kendini bırakıyor boşluğa, birden mini bir uzay gemisi yükseliyor düştüğü yerden. El sallıyor bana geminin güvertesinden. Gözlerim ağrısa da görüyorum. Allah Allah, ilk kez gerçek bir şey görüyorum. Siz inanıyor musunuz bana?

 

Ellerini uzatıyor Adem Abi, gel, diyor, Çetinciğim, sesi kısılıyor rengi yeşillenirken.

 

Polisler dalıyor içeri güvenliklerle beraber, nerede Adem Dağdeviren, nerede Çetin Bey? Ellerim titriyor. Hafif bir rüzgârla salınıyor perde. Nerede? Soyadı öyle miymiş? Bilmiyordum. Ağlamaya başlıyorum, büyükannem öldü dün, gözüm bir şey mi görüyor? Ağız dolusu salyalar.

 

Gerçeği söylesem inanmazlar, biliyorum.