January 09, 2022
BOZGUN GÜNCESİ
December 04, 2021
DİLEK KESEN
July 07, 2021
BUDALA
“Hem sonra, gerçekten mutsuz olabilir mi bir insan? Ah, mutlu olmaya gücüm varsa, hüzün ve felaketin ne anlamı olabilir? Biliyor musunuz, bir ağacın yanından geçeceksiniz, onu göreceksiniz ve mutlu olmayacaksınız ha, işte bunu aklım almaz.
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski//Budala
July 04, 2021
MAHONİ
June 19, 2021
ARINCA
March 27, 2021
Oinb
“Hayatta çok acı çekeceksin; bu acılar senin mutluluğunu artırmaya yarayacak. Hem kendin şükredeceksin, hem de başkalarına öğreteceksin bunu. Sen böylesin işte.” Fyodor Mihayloviç Dostoyevski//Karamazov Kardeşler
Çetin pek konuşmaz. Oinb, der sadece. Anlamam ben. Tek tek harfleri vurgular, bir küfrü andırır şifresi sanki, bunu tekrar ettikçe Berber Fahri öfkelenir. Tası tarağı devirir önündeki, kıllarla dolu parmaklarını altına tutar suyun. Müşterisine, bir dakika der, bekle abicim, bir bakayım şu deliye. Hep böyle olur bu. Leş gibi önlükle boğazından sarılı müşteri borçlarını düşünür o esnada, yirmi liraya dükkandan çıkıp çıkamayacağını, çocuğunun istediği ışıklı arabayı, ergen kızının beline elini götürmüş kıvırcık saçlı haini getirir aklına bir de. Öfkelenir Berber Fahri gibi.
Yakasına yapıştı Berber. Çetin, dedi, seni öldürürüm, usturayla keserim, söyleme artık o aptal sözü. Oinb nedir ulan, nedir? İbne der gibi. Bana mı diyorsun sen? Benim dükkanın önünde mırlayıp duruyorsun, konuşsana aslanım. Saplarım namussuz evladıyım. Hareketsiz Çetin, tebessüm eden, suskun, mahcup, şeker. Yasemen Patiseri’nin sahibi Hamdi Itır dışarı attı kendini. Yakışıyor mu Fahri, esnaf adamsın sen, yakışıyor mu iki gözüm, Allah Allah, bırak garibanı. Çay kazanını temizleyen çırağı Selim’e seslendi. Çay getir oğlum Fahri Abi’ne, Çetin’e. Selim içinden saydırdı ustasına, elbette ustam, dedi. Gülümsedi. Tükürdü bardaklara, sıcak suya tuttu sonra bunları, gülümsedi. Üç gün öncesi geldi aklına. Arkadaşlarıyla içmişlerdi bir güzel, kafaları iyiydi. İstasyon civarında bir parkta oturmuşlardı, bekçi kafa tutunca haklamışlardı zavallıyı, bıçağı sapladıkça Selim’in öfkesi dinmişti. Rahatlamıştı. Üstüne işemişlerdi yaralının. İnledikçe tekmelemişlerdi nedense yalnız gezen bu garibi. Köşede olan biteni gören Çetin’i fark edince onu da bir güzel dövüp gülümsemişlerdi. Birine söylersen erkekliğin filan kalmaz küçük kız, prenses, anladın mı? Çimlere al al dökülen boncuk boncuk akan Çetin’in acı içinde ağlaması. Yediği tekmeler. Bekçinin parkın öte yakasında ölü sessizliğinde uzanması. Üzerinde gezen karıncalar.
Oturun abi, ayıptır, günahtır, gariban bu, aklı yok. Sakinleşiyor Berber Fahri. Hep böyle olur bu, geçer. Çayları masaya bırakıyor Selim. Yüzüne bakıyor Çetin’in. Morarmış ağzı gözü. Halsiz. Afiyet olsun Çetin Abi, diyor. İyi misin? Selim, git bir tost hazırla Fahri Abi’ne, sucuklu olsun. Hadi koçum. Tamam usta. Sana gününü gösteririm ben şerefsiz Hamdi. Kasadan az az da olsa para aşırıyor Selim, onu da aleme yatırıyor. Bu kez daha büyük bir vurgun yapacağım, kazanırsam misliyle yerine koyarım, kazanamazsam da çaresi yok, gece hırsızlığa çıkacağız. Böyle hayatı s, sucuk sucuk yiyeyim. Çetin, nedir bu Oinb yeğenim, nedir? İkisi bir yandan soruyor. Nedir yani, aptalca bir söz, nedir meali? Oinb, diyor Çetin, gülümsemeler. Tosta tüküren Selim. Ucuz tereyağına buluyor tükürüğünü, fırsat bu fırsat tüm parayı araklıyor, vurgun büyük.
Müşteri, önlüğü üzerinde geliyor, ya Fahri sana da ne zaman gelsem başka işin çıkıyor. Fahri’de tebessüm, gövdesi yukarı doğru tik tik sarsılıyor. Çetin’e bakıyor müşteri. Kıvırcık saçlı hainle örtüşüyor görüntüsü. O esnada Selim çoktan tüydü, yolda gözleri parlıyor. Tostu uyuz köpeklere fırlatıyor. Müşteri, adı lazım değil, üstüne atlıyor Çetin’in. Senin ecdadını, dur abi sakin, yapma gariban o. Kızıma sarkıntılık yapan bu aşağılık, bana çektirdiği acılar. Eli belindeydi gördüm, neyle kandırdın ha, kıvırcık saçınla mı, paranla mı? Neyle? Fahri, sessiz. Hamdi Itır sessiz. Dünya sessiz. Birkaç güvercin kırıntılar için debeleniyor. Çetin nefes nefese Oinb diyor. Gülümsüyor kırılmış dişinden sızan kırmızı içinde. Köpükleniyor ağzının içi.
Karanlık. Selim ve iki arkadaşı park civarındaki kokoreççideler. İçerideki gizli odada kumar dönüyor. Kaybediyor beklendiği üzere, kim kazanır bu merette, masayı deviriyor, sakinleştirmeye çalışıyorlar mağlubu. Tekmeleyip dışarı atıyorlar üçünü. Keyifler kaçık. Para sıfır. Bu gece vurgun yapmamız lazım, başka çare yok, gece karanlık ve hayat. Birbirine bakıyor aval ikili. Tamam, diyorlar, nereyi soyacağız? Plan şöyle, karanlıkta birleşen üç kafa. Polis sirenleri. Hafiften esen rüzgar, sessizlik, karanlık çimenler. Bir müddet sonra. Yasemen Patiseri’nin camları patlamış. Yakmışlar gece dükkanı. Mikseri, hamur açma makinesini, fırını, pasta teşhir dolabını götürmüşler. Gövdesi uzanıyor Hamdi Itır’ın. Kımıltısız.
Çetin eline tutuşturulmuş Karamazov Kardeşler’den rastgele bir sayfa okuyor: “Diyelim ki, derin bir acım var; karşımdakinin acımın ölçüsünü tam olarak öğrenmesi olanaksızdır. Çünkü o hiçbir zaman benliğime giremez, sadece bir başkası olarak kalır. Üstelik herhangi bir kimse “acı çeken” sıfatını, sanki bu bir rütbeymiş gibi, başkasına kolay kolay kaptırmaz. Buna neden razı olmaz dersin? Çünkü kötü bir kokum, anlamsız bir yüzüm var, çünkü vaktiyle ayağına basmıştım onun!.. Sonra acının çeşitleri var; velinimetim, mesela alık gibi küçültücü, beni aşağılayan acılarımı hoş görür. Ama bir düşünce uğruna acı çekmeyi bana yakıştıramaz, çünkü yüzümü düşünce uğruna acı çekenler için hayalinde canlandırdığı tipe uygun bulmamıştır.” Oinb, diyor.
Bekçinin hıncını aldığı yangın gecesi. Plan yapan üç kafadarı, tehlikeli arkadaşlarıyla haklıyor. Siyah silahlar, boğuk inlemeler. Selim’in ölümü. Kudretli bekçi. Tebessümü. Hırlayan köpekler, tasmalarının içinde acı doğuranlar.
Berberdeki müşteri kimi görse o kıvırcık hain artık. Çetin’i gözüne kestirdi. Takip ediyor. Çimleri kokluyor Çetin, içine çekiyor yaşamı. Kıvırcık değil, belki saçı yok, olsun. Kızıma yaptıklarının bedelini ödeyeceksin, hepiniz ödeyeceksiniz, tümünüz. Yakaca. Oinb. Boğuşuyorlar. Alev alıyor yeryüzü. Tut Çetin, hain kıvırcık, taşı, taşıyorlar pastane ekipmanını, tebessümler. Gece ışıl ışıl, ışıklı bir araba. Eli eline değiyor Çetin’in. Tuhaf hisler. Tuhaf şeyler. “Eski görüşler, özellikle bütün eski ahlak kuralları yıkılacak, her şey yenilenecek, insanlar hayattan, sadece bu dünyada alabilecekleri mutluluk ve zevkleri tatmak için birleşecekler.” Müşterinin kızı ve eli belindeki sevgilisi ilerliyorlar. Dünya yanıyor. Müşteri deliriyor. Çetin’in elini sıkıyor. Sıkıyor. Oinb, diyor ikisi de tek bir solukta. Gülümsüyorlar.
March 07, 2021
MANTIK
Buna bir çözüm bulman gerek. Günlerdir dağ tepe yürüyorsun. İklim değişiyor sen ilerledikçe, tüylü yeşil bitkiler azalıyor, dikenleri eriyor bunların, kara kanatlı yağlı kuşlar yerlere saçılıyor, kuraklaşıyor toprak -gerçek mi bunlar- böceklerin cılız bacakları dökülüyor ve birer ölü bıçak olup saplanıyorlar yeryüzüne. Yolculuğun sürsün, durma, engelleme kendini.
Sonunda vardın o dağ köyüne. Gündüzleri sis çökerdi evlere, anımsa, köpekler ve koyunlar bulanıklaşır, kuyulardan su çeken kadınlar, nedense, ağlaşırdı istemsiz. Onlara bakar, geniş alınlarındaki hikâyelerini okumaya çalışırdın. Burada uzun kalmayacağım, demiştin bana, uğursuz bu köy. Ben de senin yüzünü seçememiştim tabii. Titreyen dudaklarının kımıltısını fark etmiştim yine de, rüzgarda kımıldanan siyah, beyaz hareli çirkin pantolonunun cebine sokmuştun ellerini. Sonra, yanına geldi o kız. Sonra.
Kaç şimdi, peşinden geliyor köy halkı. Sana huzur yok. Yok.
O adamla bir olmuş annen. Bayıltmışlar babanı. Gözlerini deşmişler kıl testereyle. Akıtmışlar. Şimdi mantıksız bulacaksın ama kara maskeleriyle ellerindeki telefonlara kaydetmişler olan biteni. Gülümsemişler elbette. Bunu da çekmişler. Elleri bir diğerinin bedeninde dolanmış. Babanın kanı oluk oluk akıyormuş, annenin boştaki eliyle baba kırmızılarına dokunduğunu ben de gördüm. Testerenin çürüyen yüzüyle karnını da yardığını, aşağılık, hain, it, dediğini işittim. Hepimiz gördük. Senin ötede ağladığını anlayan annenle sevgilisi şefkate büründüler. Yok bir şey yavrum, dedi annen. Sevgilisi, bir şey yok, erkek adam ağlamaz, dedi. Dedi annen, sus ağlama pisliğin oğlu. Dedi sevgilisi, sus ağlama erkek müsveddesi sen de. Hepimiz gördük. Canlı yayındaydı kanal. Isıtıcıya su koydu adam, sarsıyordu telefonu, olsun. Merak içindeydik. Şimdi suyu kaynatacağım, önce adamı eritelim, siz yorumlara yazın, velet n’olsun? Kanalımıza abone vs. Biliyorsunuz, delirtmeyin adamı, böyle gerçek görüntüler hiçbir yerde yok. Su fokurdadı. Annen senin başını okşuyor, gözünden akanlar. Sevgilisi yorumlara bakıyor, kahkahalar. Vallahi olmaz ama neyse. Annenin kulağına fısıldadı. Kadının yüzü soldu o an. Kaçmak istedi belli ki oradan. Yok, yok, dedi. Yapma, yapma insafsız. Birlikte büyüttük o kanalı, seninle orada tanıştım, yapma, bak daha neler edeceğiz, öldür şu aptal çocuğu, bana bulaşma. Sevgilisi oralı olmadı. Sıcak suyu kadının yüzüne boca etti. Annen o. Kabarcıklar çıktı suratında. Çirkin bir mahluka dönüştü, kırmızı, mor, turuncu eridi yüzü. Kırmızı. Mor. Belki turuncu. İzleyici sayısı o kadar arttı ki, arttıkça delirdi sevgilisi. Yorumlar aldı başını gitti. Ben de yazdım, çocuğu rahat bırak. Benim yorumumu okudu nedense, güldü. Su kaynatmaya gitti yine. Sen, tabii, annenin yanı başına çömeldin. Seni seviyorum oğlum, dedi kabarcık anne. Gülümsedin canlı yayında, takipçilere el salladın. Sevgilisinin getirdiği kaynar suda, artık can çekişen anneni, anneyi, eski anneyi tükettin, sona erdirdin. Alkışlar, bağışlar, şaşırmalar, nasıl olur ya’lar, bunlar yalan ve kurgular, daha nelerler.
Kız sana elini uzattı. Tuttun elini, yürüdünüz beraber. Küçüktü, olmaması gerekirdi bu ilişkinin. Cennetten düştüm, dedi sana. Yardımcı olur musun, elini yüzünde gezdirdi, pürüzlü, yanık, kesiklerle dolu, pembe ve etli. Konuşamadın, suya doğru ilerlediniz, suyun sesi, sisin içindeki sesi suyun. Üstündekileri çıkardı, neyim varsa senin. Saçları omzuna dökülüyordu. Uzaktan arkadaşı belirdi. Koyu bir gölgeydi olsa olsa. Yapma, dedi kıza. Ağına düşürme onu, kullanma. Saçlarına baktın kızın, seni sevmeyeceğini düşündün, kimse seni sevemez. Sis gizlese de gövdeni hissederler, bilirler. Vahşi bir hayvansın, kaçacaksın toplumdan. Kız titriyor, kulağına fısıldıyor, beni, diyor, kandırdılar. Kurban edecekler bir tık uğruna. Yok mantık. Sadece tık. Seninle alay edeceğim, kışkırtma yapacağım, beni öldüreceksin belki, yok edeceksin, hepsini çekecekler. Çete bunlar, çete, yardım et bana. Düşün. Ya bu da yalansa, ya bu köy de kurgu köyse. Her şey sahteyse, yalansa, yoldaki cılız bacaklı böcekler kameraysa, ya ya. Ya tüm hayatım bir yalansa, ya. Unut bunları, çaresi yok. İlerliyorsun suyun içine doğru, kız gitme diyor, bak çıplağım, anadan üryan, yanıma gel. Yeni filizlenmiş, taze kız. Sıcak ve hüzünlü öte yandan. Avuç içleri terliyor aslında, seni çağırırken git der gibi. Her yer kamera artık, herkes video çekiyor, yaşananlar kurgu. Suya battıkça batmalı. Olmuyor, biraz daha dene. Kız bağırıyor, gitme, yapma. Avuç içleri söylüyor. Yolculuğun sürsün, durma, engelleme kendini. Sudasın. Kurmaca tümü, sahte, yapay. Kamera balık, video ekipmanı bitkiler, tümü, tümü.
Bir kez tadını alsan vazgeçemezsin diyor sevgilisi. Sana söylüyor, ayıl artık. Annen eridi yok. Senin derinde de derin yanıklar var. Baban yok. Olsun. Aslında, seni düşünüyordum, ellerini ve gözlerini. Parmakların, ellerin ve parmakların bir nar çiçeğini eziyor gibi. Parmaklarına bakıyor, bu şiirsel ifadelere bir anlam veremiyorsun. Avuç içlerin terli, ellerini kavrıyor. Bileklerine doğru çıkıyor parmakları. Dudaklarını öpüyor huzursuzca. Kenara itiyorsun sevgilini, senin sevgilin o. Çıkar diyorsun tüm kameraları, ne varsa, gidiyoruz buradan. Ayarla videoları, yükle, kırp, biç, yap işini doğru düzgün. Yüzündeki makyajı, plastik yanıkları siliyorsun. Parasını verip kovuyorsun anne ve baba rolündekileri. Gülümsüyorsun.
Kızın acı çekişini izliyor milyonlar. Milyarlar. Tümü. Yapay suyun içindeki kamarana gidip dinleniyorsun. Aklında yeni video fikirleri. Kahırlar. Beğeniler. Yorumlar. Daha neler. Daha iyisini yapman gerek, biliyorsun.
December 22, 2020
gümüş’ün Elleri
August 10, 2020
TOM FORD
Bir el daha oynayalım. Biraz daha. Işıkları karartıyor Tom Ford Abi, yeter lan yeter, diyor. Allahsız, paran mı kaldı sanki? Başındaki kovboy şapkasını çıkarıp alnındaki teri siliyor. Gece bile düşmüyor sıcaklık Allahsızlar. Kahvede ikimizden başka kimse kalmadı, bak oğlum Ferhat, abi nasihati dinle, defol git evine. Karın ve çocuğun yok mu, yolunu gözlemiyorlar mı, yazık Allahsız, günahı ne onların? Su kazanının altını kapatıyor, çaydanlıkları temizliyor, ovaladıkça sıçrayan su, kel kafasını ferahlatıyor. Gülümsüyor, kapatıyorum dükkânı, git haydi oğlum. Al şunu, taksiyle geçersin. İyi görünmüyorsun. Bir kere anlatayım Tom Ford Abi, bir kere? Bana bakıyor, kararsız, gülümsüyor. Boynum bükük.
Hayalimde yarattığım Tom Ford karakterinin de kovboy şapkası var, havalı güneş gözlükleri gözünde, çeşit çeşit. Şeffaf, renkli, kara, her biri. Bu Tom Ford yıllarını hırsızlıkla geçirmiş azılı bir haydut aslında ta ki yolu Mary Lee adında bakire bir şehir/kasaba güzeliyle kesişene dek. Lee’ye içine cin kaçmış iki tane deli kadını emanet ediyorlar, Ankara Kalesi’nin orada bir evde onları iyi etmeyi planlıyor Mary Lee. Gözleri kocaman, çiçekli bir elbisesi var. Önünü kesen bir harami onu iğfal etmek istiyor, gel gelelim bunu gören mevsimlik çöp toplayıcı Tom Ford, avucunda preslediği su şişelerinden bir demeti fırlatarak haramiyi haklıyor. Kafadan süzülen lekeler Çıkrıkçılar yokuşundaki karanlığa karışıyor. Mary, Tom’a benimle evlen, evlen benimle, diyor. Çok iyi fal bakıyorum, görülmezleri görüyorum, üstelik İskitler tarafında bin dönüm bir arsam, ağır hasar kayıtlı olsa da 207 bin kilometrede Renault Fluence’im, renk renk giysilerim var, beni al, beni alan yaşadı. Gülümsüyor Mary Lee. Tom Ford, kovboy şapkasını çıkarıyor, neon kırmızılı iş yeri tabelaları ışıldıyor kelinde. Olmaz, diyor, bağlanamam birine Mary Lee. Hem ben görülenleri bile göremiyorum, o kadar ahmağım. Başparmakları pantolon ceplerini didikleyen Tom ağlamaya yelteniyor. Mevsim bazen yaz bazen güz. Öp, diyor Mary, o hâlde öp. Başka çaremiz yok. Sis çöküyor şehre. Ertesi sabah drone kuşlar ötüşüyor, gözünü açan Tom kafasından süzülen lekelerin kuruduğunu, kurumayanların da kuşlarca gagalandığını fark ederek gülümsüyor. (Mary Lee’nin öyküye katkısını ben de anlamıyorum.)
Taksiye bindim. Başım ağrıyor, beyin ameliyatı, zihin-ruh-dalak-böbrek-ömür-kahır ameliyatı olmuşum da doku tutmamış gibi ağrıyor. Taksinin loş ışığında eriyorum. Gözümü açtığımda kafama giren kabloları fark ediyor, sıcağı-soğuğu-nefreti-ağrıyı aynı anda hissediyorum hastane odasında. Gülümsüyorum. Eşim refakatçi kanepesinde inleyerek doktoru dinliyor. Bir çeşit bakteri bu. Ağzı, yüzü, tüm dokuları yiyip bitiriyor. Milyonda bir olur. Allah şifa versin hanımefendi. Ağız çevrem yok olmuş, dişlerim düştü düşecek. Başıma nasıl geldi bu, nasıl? Sarılıyorum eşime, konuşamıyorum tükenmiş suratımla. Uzun saatler süren operasyonlardan sağ çıkıyorum, kollarımın ikisi de kökünden eridi. Bacaklarım yok. Benden bir şey kalmadı geriye. Biraz daha verseler narkozu, sonsuza dek uyusam.
Oğlumu getirdi sonunda eşim. 11 yaşında Çetin. Uzun burunlu, çirkin ama benim oğlum. Ben yakışıklı ve topak burunluyum, hepsi bu. Eşim, öp, diyor, babanı. Konuşma güçlüğü var Çetin’de. Onu sevmiyorum, o da beni sevmiyor, biliyorum. İş Eğitimi dersi için öğretmeninin verdiği elektrik devresi yapma ödevini her zamanki gibi elektrikçiye yaptırmıştık. Bu da evde, odasında onunla oynayıp duruyordu, mutsuzdu. Kemal’in ödevini daha çok beğenmişti öğretmen. Kemal, sanıyorum ana panolu ve telli panolu karma bir sistem yaptırmıştı aynı elektrikçiye. Çetin’in panosunu çocukça bulan öğretmen, Kemal’in saçını okşamış, akşamki özel derse gönderme yaparak akşam olunca anlatırsın detayları, demişti üstüne. Çetin yol boyunca ağlamıştı eve dönüşte. İki bacağına soktuğu sivri uçlu kablolar yordamıyla ışıl ışıl yanmıştı ampuller. İnsan vücudu iletkendir baba, demiş, ellerimi öpmüştü. Öpme, demiştim, aptal. Öp, diyor eşim. Öp babanın yüzünü. Kesik parçalarından aktardıkları deri parçalarıyla ağız çevresini yenilediler, harika oldu. Olmadı tabii. Yalan söylüyor eşim. Aynada göremiyorum, yasak, biliyorum iğrenç olduğunu. Hani yüz nakli olup da birer şişme surat içine gizlenen ruhlar var ya, onlara benziyorum, eminim. Çetin tükürüyor yüzüme. Tamam, sakin ol oğlum. Çetin’i anlamam lazım, ona çektirdim. O bacağına kabloları soktuğu gün gülümsemiş ve daha derine sokmuştum uçlarını, dişlerimi sıkmış ve tuhaf bir haz almıştım bundan. Gözleri kızarmıştı oğlumun. Sus dercesine ağzını kapatmış, yüzü morarana dek izlemiştim yanışını minik duylarda ışıldayan ampullerin.
Son iki senede iyi bir baba ve eş olamadım. Bahaneler, anlık eğlenceler sürükledi beni. Eğlence merkezlerine, kumara, kötülüklere kaptırdım kendimi. Tom Ford Abi’nin şapkasını indirdiği zamanlar büyülerdi beni, kelini okşamaktan mutluluk duyardım. Onun için uydurup onu ona anlattığım öykümü dinlerken gülümserdi. Daha bir ovalardı bardakları, ciflerdi kazanı. Tost makinesindeki yanık kalıntıları, kırıntıları paklar, bir yandan da kelinden süzülen terin titrettiği omuzlarıyla, ucuz esnaf tişörtüyle aklımı başımdan alırdı.
Rehabilitasyon süreci sancılı geçiyor. Omzuma geçirilen askılı ilkel protez kollarla prematüre bir Robocop yavrusu gibiyim. Çatal tutamıyorum, ne kadar denesem de olmuyor. İkinci bir operasyonla ağzımdaki darlığı genişletecekler, böylelikle konuşabileceğim hafiften. Eşim sarılıyor haftada bir gelip. Farklı kokuyor artık, muhtemelen beni aldatıyor, tanıdık bir koku gibi geliyor ama emin olmam lazım. İçten içe çevreye vefakar kadın numaraları bunlar, ben yemem. Oğlum da geldi. Öp babanı, diyor annesi. Tükürüyor yüzüme Çetin, Çetin’im. Gidiyorlar el ele, mutlular.
Bu hafta da daha bağımsız hareket edebilmem için yine ucuz yollu protez bacakları denetiyorlar. Dengemi yitirip düştüm onlarca kez, her tarafım çürüdü. Ağzımın düzelmeye başlaması en güzel haber. Beni ayakta ve hayatta tutacak tek şey eşim ve çocuklarım değil elbette, Tom Ford ve keli. Bir et parçasıyım. Yine de toparlanmalı, mücadele etmeliyim. Pes etmek yok, kumarda son bir el tadında. İyi olacak ve herkese gününü göstereceğim. Haramilere, Mary Lee’ye, cinlerine, kendisine emanet edilen ve vaziyetleri belirsiz iki deli kadına da.
Eve döndüm nihayet. O çok istediğim koşucu stili karbon fiber protezlerin bedelini karşılamıyor SGK. Basit bir protez de benim işimi görmüyor. Ağız çevremdeki aşırı şişlik yüzünden geçirdiğim son ameliyatla bir nebze olsun rahatladım. Eşim eve uğramıyor, Çetin odasından çıkmıyor. Onlara ihtiyacım yok. Kendi işimi kendim görecek kadar güçlendim. Çetin’in odasından telefonla konuşma sesi geliyor. Sürünerek varıyorum. Artık sakin ol, diyor Tom Ford, senin baban benim Allahsız. O şapşal olamazdı. O erkek bile değil. Şimdi bir et yığını, bir kukla leşi. Bir yandan bacaklarına kablo saplayan Çetin’de anjiyomsu bir huzur var. Annesinin talimatı telefonda, o et kümesini az az öldür, ağır ağır. Zaten, ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar/ her gün aynı yoldan yürüyenler/ yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler/ giysilerinin rengini değiştirmeyenler/ tanımadıklarıyla konuşmayanlar. Anlamıyor Çetin. Ben anlıyorum, ölmüşüm zaten yıllar önce.
Çetin, kabloları kalan et parçalarıma saplamak için gelecek. Üzerinde çiçekli elbisesi olacak ve kocaman gözleri. Bir hekim titizliğiyle damarları bulacak, saplayacak yüzlerce ucunu kabloların, binlerce duydaki ampul aydınlanacak, on binlerce öğretmen tam puan verecek bu ölüm ödevine, yüz binlerce çocuk kıskanacak, milyonlarca gözyaşı akacak yollarda-kafalarda süzülecek lekeler ve mutluluk belirecek Çetin’de. Benimle eğlen, eğlen benimle Allahsız, diyecek kovboy şapkasını savurup. Hazırım.
Gülümsüyorum. Kafamda protez elim, kelimde.
August 08, 2020
MERET
Hantal ve çelimsiz benli bölüm: Sana gitme demedim mi oraya, bakma, dokunma, tuh, dokunma, demedim mi, söyle. Elimden çekiştiriyor annem. Sürüklüyor gövdemi, hantal ve çelimsizim, neden varım ki? Konuşamıyor, sürünerek ilerliyorum ancak. Ağzımdan akanları siliyor annem kirli bir peçete ile. Onu gözlerimle takip ediyorum ama ağrıyor meretler, görmüyor neredeyse. Meret Arapçadan geçmiş dilimize demişti Çetin. “İnatçı, asi, şeytan” anlamına geliyor. Ağzımdan akmıştı irinler, annem üstü başı dağınık hâlde gelmiş, Allah’ın cezası iblis, demişti yüzüme tükürüp. Ölmedi gitti. Çetin tebessüm etmiş, bir parmağını ağzına götürerek hafifçe ısırmıştı.
Yuh anneli bölüm: Kapıya kadar gelebildim, annemden ses seda yok. Mutfakta patates kızartıyor, kızarmış yağ kokusunun çiyleşerek eşyalara döküldüğünü söylüyor Çetin. Ne yapıyor Çetin, annem başka ne yapıyor? Gülümsüyor. Şimdi o adam yine geldi, annen bir tabağa aldığı patatesleri servis ediyor. Gülümsüyor. Ketçap ve pul biberi ekliyor adam. Başka Çetin? Elindeki sopayla vuruyor annenin karnına, vuruyor, vuruyor. Şimdi Tanrı’ya daha yakın olduğunu söyle. Gözleri dönüyor, akı kalıyor meretlerin. "Tanrı Sevgidir. Sevgide yaşayan Tanrı'da yaşar. Tanrı da onda yaşar." (1. Yuhanna 4:16) Parantez içini yazıldığı gibi okuyor adam. Gülümsüyor. Annen kaynar çayı adamın yanık yüzüne döküyor, inliyor adam, kabarıyor derisi. Son patatesini yutamadan bayılıyor. Annenin tokadı, adamın uyanması, duaları, tebessümler: "Sevgili Rabbim, sana gereksinimim var. Çünkü sen bana olan sevginden ötürü benim günahlarıma karşılık kendini kurban olarak sundun. Bu nedenle sana sonsuz teşekkürler sunarım.” Yanık kremi sürüyor annen adama, adam annenin karnını öpüyor, morlukları okşuyor.
İblisli bölüm: Niye yerinde durmuyorsun, dedi annem. Sen gece gündüz neden sağa sola gidiyor, kafanı anlamsızca savuruyorsun, neden, neden beni gözetliyorsun iblis? Ağzıma tokat, düştü düşecek bir dişim vardı, o da karyolanın altına süzülüyor. Çetin eline alıyor dişimi, kokluyor, çürük bir yaşam kokusu sarıyor odayı. Annem mutfakta bir ses duyunca gülümsüyor, saçımı okşuyor, canım yavrum, diyor, kadersizim. Huzurla doluyorum. Annem, anneciğim. Sarılıyor sıkarcasına, kemiklerim eriyor, kokusu sinmiş kızartmanın, öbür adamın. Adam, kocaman bir patatesmiş gibime geliyor, kocaman çürük yanık meret pis it kopuk leş bir kumpir.
Söyledili bölüm: Çetin’i bulamıyorum. Ortalarda yok. Yok. Yoksa ona bir şey mi yaptı o adam? Çetin ses etmez, yanımda gelir bazen, benimle birlikte gözetler, ben görmem o görür, anlatır bana. O adamın annemin derisini yüzdüğünü söyledi bir keresinde, annemin ağzını öptüğünü, annemi sevdiğini, ona vurduğunu söyledi. Söyledi, annemin adamın derisini yüzdüğünü, ağzını öptüğünü adamın, onu sevdiğini söyledi. Tanrı bizi seviyor, demiş adam. Çetin söyledi.
İnsan günahlıdırlı bölüm: Annem ve adam odama girdiler. Üstünü çıkardı annem. Adam bana baktı tiksinerek. Bu aptal yaratık hâlâ burada mı? Annem kafama fırlattı bluzunu, yağ kokuyor. Bana gelen sesler, duymak istemediğim şeyler, anlatmayacağım eylemler. İnsan günahlıdır ve Tanrı’dan ayrı düşmüştür, diyor adam. Kaldırıyor bluzu, ziyanı yok, görsün. Kafamı doğrultup ağzımı öpüyor. Annem bırak dedikçe sıkıca yapışıyor gövdeme. Yapma, yapma, o bilmiyor bir şey. Çetin de adama sarılmış hâlde beliriyor ötede. Mutlu musun Çetin? Çok, onu seviyorum. İnsan günahlıdır, biliyorum. Annem ağlıyor.
Feryatlı bölüm: Aldattı, ihanet etti. Feryatlı anne. Valide feryadı. Bir karanlığa girdi de yok oldu sanki. Rezil, tuh. Ahlaksız. Ahlak nedir dedin ve kandırdın beni. Karıncaları öperdin, parmaklarında gezdirirken şekilden şekle girerdi yüzün, hain. Tüm o Tanrı güzellemelerin, efsunlu sözlerin yalan, yalan. Tuh. Bana sarılıyor. Ağlıyor annem. Kokusu gitmemiş adamın, içim huzurla doluyor. Saçını başını yolunca peruğu düşüyor annemin. Bana bir aynaymışım, bir karıncaymışım ya da yokmuşum gibi bakıyor. Boşluğa doğru uzatıyor ellerini, gülümsüyor. Yanık kafasını okşuyor sonra. Ağlıyor. Günahın ücreti ölümdür, peh. Beylik sözler. Çetin annemin avuçlarında geziyor, yanık kafasında, kıl köklerinde dolaşıyor. Güzel, diyor, annen güzel.
Ölümlü bölüm: Ağzımı temizledi annem. Nemli bir bezle alnımı sildi, ateşim var. Bir şey yiyemedim günlerdir. Çetin, anneme sarılıyor. Öfkeliyim. Annemi bırak Çetin, böyle konuşmamıştık. Kokusunu içine çekiyor kadının. Derin nefes aldıkça göğsüme oturuyor kokusu ölümün. Az kaldı, biliyorum. Gözlerim çöktü. Adamı özledim. Göremiyorum Çetin, söylesene adam nerede? Gülümsüyor. Ellerim tutmuyor. Bıçak tutuşturuyor onlara Çetin. Sıcacık. Elleri Çetin’in ısıtmış metali. Sapla, diyor, getirdim anneni. Eziyet edeni, bize, sana ve bana acı çektireni getirdim. Sok bıçağı, hayır, hayır, olmaz Çetin. Annem o, beni gün gün öldüren. Üstüme atılan anne bluzu, kokusu ve yanığı yağın, adamın, Çetin’in, yaşamanın.
Zulümlü bölüm: Bir şey anlamaz, diyor annem. Mal bu, geri zekalı, moron, yaşama israfı. Boş ver onu sevgilim. Üstüme tükürmeleri ikilinin. Çetin’in öfkesi. İşemesi hatta adamın. Ağzımdaki köpüklere karışması ürik asidin. Gülümsemeleri ikilinin. Öfkesi Çetin’in. Baldırlarında dolaşması annemin, adamın. Kafasındaki güneş gözlüklerinin kırılması. Ellerindeki sarı poşetlerin alev alması. Bebek arabasındaki bebeğin kımıldanan minik ayaklarının koparak yere dilimlenmesi. Zulümler ve bebekler.
Çetin’i sevmeli bölüm: Bir mezar kazdı adam, içine fırlattı gövdemi. Zaten et parçası kalmış bu, bir ölü balık kadar kalmış anca. Toprak atıyor üstüme. Çetin gülümsüyor. Biraz toprağı kazdı, nefes alabiliyorum. Ne edeceğiz Çetin, nasıl kurtulacağız? Işıkları sönüyor evin, gölgeleri annemin ve adamın birbirine karışıyor. Onu sevmiyorum, diyor annem. Onu sevmem. Sevemem. Adam, boş ver, diyor. Elimden tutup kaldırıyor Çetin. Sarılıyor, tozları, kirleri temizliyor, ağzıyla geziniyor vücudumda, tükürüp atıyor lekeleri. Adamı seviyorum.
Öpmeli bölüm: Annem mezarımın başında. Ağlıyor, birkaç bölüm önceki feryatlar. Aldattı, ihanet etti. Feryatlı anne. Valide feryadı. Bir karanlığa girdi de yok oldu sanki. Rezil, tuh. Ahlaksız. Hâlâ aynı yerde annem. Kalk, diyor adam. Boş ver, değmezdi zaten. Çetin, anneme sarılıyor. Kokusunu içine çekiyor. Adam ağzımı öpüyor. Gülümsüyorum.
July 31, 2020
BİR KOLTUKTA İKİ DOMUZ
Haberlerin başlığını ve giriş cümlelerini alıyor, gerisini sallıyorum. Anlamaz kimse: “Ben ve erkek arkadaşım yatağımızı 7. bir kurtarma domuzu ile paylaşıyoruz - ve ona Turşu adını verdik. Maddie Johnson ve ortağı Stephen, 45 mil uzaklıktaki sel baskınlarıyla yer değiştirdikten sonra 7. evcil hayvan Julianna domuzunu evlat edindi ve ailenin alışılmadık bir üyesi oldu.” Google böyle çevirdi. Ben şöyle edeyim haberi: “AYNI YATAKTA İKİ DOMUZLA YATAN KADININ KAHRI: Maddie Johnson, ortağı Stephen’le duygusal yakınlaşmasının bedelini ödüyor.45 gün süren bir sel sonrasında evi yıkılan Maddie’ye maddi, manevi destek olan Stephen’in tavırları gün geçtikçe değişmeye başladı. Başlarda romantik paylaşımlarla alevlenen ilişki, bir gün Stephen’in eve Julianna adlı bir domuzla çıkagelmesiyle bitme noktasına geldi. Gözü yaşlı Maddie, yatağında yerini alan ve Stephen’in sarılmasıyla tuhaf sesler çıkaran domuza dayanamıyor. Ona Turşu adını koyan Maddie, iki domuzla aynı yataktayım, mutsuzum, diyor. Stephen ise huzurlu: Homurdanıyor ama Julianna çok tatlı, çok.” Şöyle bir domuz görseli de yerleştirdim mi, tamamdır yazıya. Okla gösteririz domuzu. Kaynağı boşverin. Anlayacağınız iş benim yaratıcılığıma kalıyor.
Gazetemizin ilginç haberler köşesinde çalışıyorum. Çok satan, bol fotoğraflı, az yazılı bir gazete bu. Böyle büyük kırmızı oklarla maktulleri, ülkeleri, bahsedilenleri göstermek gerekiyor zaten. Yoksa kim gazete okur ki bu devirde? Gazeteyi çıkaran ekibin, editörlerin bile içeriği okuduklarını sanmıyorum. Bana düşen iş, internetten filan bulduklarımı derleyip Adem Abi’ye göndermek. Yabancı dildeki bazı haberleri çeviriyorum Google Çeviri ile. Yarım yamalak da olsa biraz düzenleyince bir şeye benziyor, haber işte, kimin umurunda? Tuhaf, komik ve saçma haberlerin peşindeyim.
Bir haber daha ekleyip göndereyim, bu kadar yeter bugünlük. Google çevirsin önce: “Kadın kayıtsızca alışveriş yaparken geçici yüz kaplama olarak KFC kutusu giyer. Bugün mağazalarda ve süpermarketlerde yüz kaplamaları giymekle ilgili yeni kurallar yürürlüğe girdiğinde, bir kadının derme çatma bir kutu olarak başının üzerinde bir KFC kutusu giydiği tespit edildi.” Görselden anladığıma göre kadın, maske takmak yerine KFC kutusu geçiriyor kafasına, aman ne yaratıcı. Bu saçmalığı da milyonlarca kişi beğenmiş. Ben biraz değiştireyim haberi: “KFC KUTUSU İLE BİLİNMEYENE YOLCULUK: Korona virüs salgını nedeniyle pek çok ülkede kapalı mekânlarda maske takma zorunluluğu var. İngiltere’de buna uymayanlar 100 pound ceza ödüyor. Perşembe günü Adelaide'deki Westfield Marion alışveriş merkezinde görülen sıra dışı görünümlü bir kadın, ilgi odağı oldu. Başına KFC kutusu geçiren kadın, bir süre sonra yerlerde titreyerek baygın hâle geldi. Kendisini muayene eden acil sağlık ekibinin sayesinde hayata tutunduğunu ifade eden Mary K. adlı kadın şu ilginç sözleri sarf etti: “Maske takmak bana iyi gelmiyor. Öte aleme gidip geliyor, büyükannemi görüyorum. Yüzüme tükürüyor bu zalim kadın, beni hiç sevmezdi zaten. Maske zorunluluğu geldiği günden beri delirmemek için uğraşıyorum. Bakın, sanki yine geliyor. Gelme, gelme.” Mary K.’nin tedavi masraflarını KFC’nin karşılayacağı ve kızın youtube kanalındaki videolarına da sponsor olacağı ifade ediliyor.” Bu da iyi oldu, yeter. Uykum var.
**
Adem Abi ofisine çağırdı alelacele, bunda bir iş var. Kaşlar çatık, bıyıklar şeker, yüzü bulutlanıyor sonrasında, ağlıyor. Başın sağ olsun Çetinciğim, gani gani rahmet eylesin Allah. Büyükannen iyi kadındır eminim. Ne zaman vefat etti, nasıl oldu? Yanakları kızarıyor Adem Abi’nin. Korona var, sarılamıyoruz, birer adım atıp geri çekiliyoruz aynı anda. Ağzım yarı açık, düşünüyorum. Evet, abi, Allah razı olsun, dün gece aniden, kalpten gitti. Çenem titriyor. Oğlum Çetin, bir hafta olmadı mı, işe gelmiyorsun ya bir süredir, rapor almadın mı cenazem var, başka kimsesi yok kadının diye? Ağlamaya başlıyorum sesli sesli, yere at kendini Çetin, haberdeki KFC kızı ol, mümkünse. Ben ne dediğimibiliyomuyuuzfdfmmhmhh. Adem Abi, keskin bakışlarla süzüyor yerde debeleneni, beni. Hmm, demek öyle Çetinciğim. Pekala. Toparlanıyor, üstümü başımı düzeltiyorum. Öyle Adem Abi, nur içinde yatsın. Işıklar içinde uyusun ya da, hangisini istersen. Müge Anlı olup sorguya çekiyor sanki. Senin büyükannen hangisi Çetin, anneanne olan mı baba mı? Ağzımda açıklık, dilim damağım kurudu. Su var mı Adem Abi, başım döndü. Şaşalın kapağını döndüren elleri, bana bakan gözleri. İç Çetin. İçimdeki Çetin titriyor. Anneanne abi. Hatta anınne derdim küçükken. Ağlayışım. Sarılırdı bana kadın, boğarcasına. İnanmıyor Adem Abi, neyse, diyor. Senin haber köşesini kapatıyor gazete, belli ki gazete de kapanacak yakında. Çöp kovasının altına, akmasın diye alıyorlar bazen ikişer üçer. Yoksa kim gazete okur ki bu devirde? Otur Çetin, ayakta kaldın. Kaşlar çatık, bıyıklar şeker, yüzü bulutlanıyor sonrasında, ağlıyor. Yazları sandalet giyen aptallardan nefret ediyorum Çetin. Sen, sen de ediyor musun? Gözlerim ağrıyor benim. Ediyorum Adem Abi, etmez miyim, ben yazları çorap giyenlerden, ayakkabılılardan ve ayağı olanlardan da nefret ediyorum üstelik. Gülümsüyor. Büyükannen nasıl biriydi Çetin? Yediği simitten kalan kırıntıları, gazeteyle birlikte pencereden aşağı atıyor. Süzülüşü gazetenin, birer ışıltı olup saçılmaları kırıntıların, buruşmuş sayfaların hayata karışmaları. Dişinin arasındaki susamları dil yordamıyla temizliyor Adem Abi. Büyükannem yaşlıydı öncelikle abi, böyle buruşmuş olanlarından. Kendini atmak isterdi beşinci kattan, gücü yetmezdi, yatalaktı. Ben bakardım, altını alırdım, onu yıkardım. Ölmeden evvel üç yüz kilo kadar olmuştu, onu doyurmak mümkün değildi. Dişleri döküldüğünden beri huysuzlaşmıştı. Poşet çayından arta kalanı ölmeye yatan çiçeğine döküyor Adem Abi. Baloncuklar, sessizlik, sokağın gürültüsü, arabaların homurdanması.
Sırtı bana dönük bir Adem Abi. Yalanlarıma inanmayan, beni küçümseyen, açgözlü, haberleri ben yaptığım hâlde üç katım para kazanan, kibirli Adem Abi. Alnımı kaşıyorum, elim cebimdeki maskeme gidiyor. Korona var Adem Abi, aman sıhhatini yitirme. Bakmıyor, gözü yolda. O saçma haberlerinden de saçma hayat, öyle değil mi Çetin? Maskeyi ağzına soksam, ölür mü acaba havasız kalıp? Çetin, söylesene, ben de kendimi atsam bu beşinci kattan, ölür müyüm acaba? Kocaman bir domuz bu adam, Julianna ya da Turşu. Homurdanıyor. Çetin, ben korkağım, sen iter misin beni aşağıya? Ağrıyor gözlerim benim. Hem, sonra sallamasyon bir haberimi yaparsın, lütfen uzaylıları filan kat Çetinciğim, onlarla uzak evrenlere kaçtı de. Sen yaparsın. Hem ne demişler, aynı yatakta iki domuz yahut bir koltukta iki karpuz. Tebessümü Adem Abi’nin. Tövbe, öfkem artıyor.
Kendini bırakıyor boşluğa, birden mini bir uzay gemisi yükseliyor düştüğü yerden. El sallıyor bana geminin güvertesinden. Gözlerim ağrısa da görüyorum. Allah Allah, ilk kez gerçek bir şey görüyorum. Siz inanıyor musunuz bana?
Ellerini uzatıyor Adem Abi, gel, diyor, Çetinciğim, sesi kısılıyor rengi yeşillenirken.
Polisler dalıyor içeri güvenliklerle beraber, nerede Adem Dağdeviren, nerede Çetin Bey? Ellerim titriyor. Hafif bir rüzgârla salınıyor perde. Nerede? Soyadı öyle miymiş? Bilmiyordum. Ağlamaya başlıyorum, büyükannem öldü dün, gözüm bir şey mi görüyor? Ağız dolusu salyalar.
Gerçeği söylesem inanmazlar, biliyorum.