Düşler, 1990 yapımı Akira Kurosawa filmi... Sekiz düşten -kısa filmlerden- oluşuyor...
Yorumlayacaktım ama Nazan Bekiroğlu âlâsını yapmış 2009 yılında...
Bana da okumak ve filmi tekrar yudumlamak kaldı...
Filmin renkleri ve düşleri enfes... Van Gogh'lu sahnesi de...
Üçüncü müfrezenin mavi-beyaz ölüm rengi suratları...
İlk düş: Korkunun masumiyeti
İkinci düş: Doğaya övgü:
"Şeftaliyi para vererek de almak mümkün. Ama şeftali ağaçları ile dolu bir bahçeyi kim satın alabilir ki?"
Üçüncü düş: Tipiye direniş.
Dördüncü düş: Kahramanlık adı altında ölen asker cesetlerine son söz.
Beşinci düş: Van Gogh'un resimlerinde yürüyüş.
Altıncı düş: Kırmızı Fuji Dağı'ndan yayılan nükleer ölüm.
Yedinci düş: Tek boynuzlu, iki ve üç boynuzlu insan şeytanların inlemeleri.
Sekizinci düş: Su değirmenleri köyünde, ölüme edilen neşeli eşlik ve doğaya güzelleme.
Konfor, tüketim kültürünün bir dayatması... İhtiyacımız yok ki ışığa gece... Ve doğru soru: "Gece neden gündüz kadar aydınlık olsun ki?" Açgözlülüğümüzü yeriyor Kurosawa... Kıyameti getiren insanlığa, insanlığını ve gerçekliğini yitiren belki de, düşler sunuyor. Doğaya ve temizliğe çağırıyor bizi. Radyoaktif salınımların gölgesinde, kızıl bir ölümle olmamalı sonumuz. Ölüm, son düşteki gibi, heyecan verici ve neşeli bir sonla/merasimle taçlandırılmalı ama önce bunu hak etmemiz gerekiyor...
"İmparator" lakaplı Japon yönetmen Akira Kurosawa'nın son dönem filmlerinden biri olan Yume/Düşler (1990) sadece sinema değil pekâlâ öykünün de diliyle bize modern insanın evrensel komedyasını sunuyor. Komedya çünkü hikâye karabasanlara evrilse bile insanı yeniden doğal safiyetine döndürmeyi öneren bir hayra yorumu var.
Aralarında organik bağ olmamasına karşın bu sekiz düşten ilk yedisi aynı kötücül öyküyü anlatır bize: İnsan kendi kendisini giderek artan bir teknoloji cinnetinde yok etmektedir. Görülmemesi gerekeni gören masum merak sahibinin gökkuşağı yolculuğunda sınanması ile başlayan hikâye insanın hoyratlığı ve açgözlülüğü yüzünden şeftali bahçelerini küstürmesi üzerinden ilerlerken bedel her defasında daha artar. Kendi amirlerini aşamayan III. müfreze komutanının göz göre göre ölüme gönderdiği askerleriyle yüz yüze gelmesi unutulmaz bir cümleyle teknolojiye yaslanan işgalci savaşların trajedisini özetler: "Size kahraman diyorlar ama hepiniz köpekler gibi öldürüldünüz". Bir insan bedeni beyaz ipek bir mendilden bile hızlı yokluğa yuvarlanır ama aynı beden, radyasyon taşıyan bulutları kovacak hızı kollarında bulamaz. Radyasyonla temsil edilen teknoloji insanı insanlığından çıkarır. Netice: Dev, orantısız, aslını-suretini kaybetmiş çiçekler, ürkütücü karahindibalar, sakat güller, iki yüzlü tavşanlar, tüylü balıklar, tek gözlü başlar, insan eliyle inşa edilen vahşetin karşısında bilindik öfkesi masum kalan Fuji yanardağı. Bütün bunlar ilk yedi düşün tekinsiz söylemini gösterir. Yüreği kirlenen insan, radyoaktif deneylere merak salacak, doğal olanın yapısına musallat olacak kadar demonu taşır benliğinde. Lakin onun hırsının sınırsızlığı gün gelir demonu bile ağlatabilir. İnsan, şeytanı bile geride bırakabilir.
İlk yedi düşün kötücüllüğü üzerine, teknolojiden yana uzlaşmacı olmayan radikal fakat bilgece bir yorum olan 8. düşte söyleyeceği sözü dolandırmadan açıkça söyler Kurosawa. Bu da üç kısa cümleye sığar: Çocukluk cennettir. Doğallık masumluktur. Bu dünyayı cennet kılacak olansa doğanın ve doğallığın safiyetine dönüştür. Bu doğrultuda çarpıcı ayrıntılar 8. düşün diyaloglarında sıralanır: Konfor sadece bir şartlanmışlık halidir. Mumlar ve kandiller geceyi aydınlatmak için yeterlidir ve gecenin gündüz gibi aydınlık olması da hiç gerekli değildir. Yıldızların görünmemesi aydınlığın çokluğundan, "Gece neden gündüz kadar aydınlık olsun ki?" Traktör olmadan da tarım yapılabilir, öküzler ve atlar toprağı örselemeyen tırnaklarıyla yeterlidir. Odun, yakıt olarak kafi. Üstelik doğa her yıl yıktığı, ıskartaya çıkardığı ağaçlarla bu ihtiyacı karşılıyor, diri ağaç kesmeye gerek yok. Odundan odun kömürü yapmak, birkaç ağaçtan bütün ormanın vereceği ısıyı sağlayabilir. Bütün mesele doğal yaşama biçimini yakalamakta, asıl önemlisi ona razı olmakta. Fazla zor değil aslında. İhtiyacımız olan temiz su ve temiz havadır sadece. Onu yapan da ağaçlar ve çimenler. Peki gerisi? Gerisi kendiliğinden gelir. O zaman şeftali bahçesi yeniden çiçeklerle donanabilir, taş bebekler en güzel gösterilerini sunabilir yeniden, gökkuşağının altından geçmek bile mümkün olabilir bu düşler ülkesinde. O zaman, yaşama müdahale olmadığında (ve olmadığı için) ölüm bile asli, fıtri varlığına dönebilir. Ölmek de doğmak gibi sevmek gibi doğal bir şeye dönüşebilir. Doğal olanın acısı ise her zaman için doğal olmayandan daha katlanılırdır.
Peki ya konfor? O, sadece bir şartlanmışlık halidir. Öyleyse insanlar önce bu şartlanmışlıklarından kurtulmalı. İnsana teknolojinin kendisini mutlu ettiği düşüncesinin sadece bir yanılsama olduğu hatırlatılmalı ki teknoloji tacirleri müşterisiz kalsın. Kontrol? Hayır, bütün bu karabasanların nedeni olan teknolojinin kontrolü filan mümkün değildir. Kontrollü teknolojiden bahis, cürümünün bahanesini kuran cerbezeli aklın neticesidir sadece, sadece bir avunmacadır. Öyleyse tümden gözden çıkarılması gerekir. Çünkü korkulu düşler görmektense uyanık kalmak daha iyidir.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun?
(...)
Çingenelerin kendine has ve berrak dünyasında yaşayan Perhan adlı genç, bu temiz yaşamını ve heyecanını nesneleri uzaktan hareket ettirerek artırır.
Khaditza'nın (büyükannesinin) yanında kardeşi ile birlikte yaşayan Perhan, aşkı ve mafyatik ilişkiler ağını örecektir başına... Hayalle gerçek geçer iç içe... Göz yaşı dökülür...
Ötekileştirilene duyulan gizil sempatinin ürünüdür bu film.
Bu kadar maharetli bir hayal sahnesi olamaz...
Bir mücadele ve vazgeçiş öyküsüdür. Perhan'ın kız kardeşini yürütebilmek için işlediği suçlar, büyükannesini daha ferah bir yaşama kavuşturma isteği, duyguları, aşkı, dibe vuruşları...
Sevilir: Her yere uçan ve gürül gürül öten hindi. Bir ruhu simgeler adeta, güçlenen ve bunu kaybeden...
Sevilir: Nehir sahnesi... Mükemmel bir görüntüleme... Büyülü gerçeklik...
Sevilir: İnanılmaz bir sahne... Evin temelini sarsan ağabey... Ev uçar neredeyse! Büyülü!
Ağlanır: Ağlamanın da tadı var, inanın.
İmrenilir: Onlar nasıl müzikler, Bregoviç!
Yapımı : 1988 - İngiltere , İtalya , Yugoslavya Tür : Dram , Komedi , Suç Süre: 270 Dak. Yönetmen : Emir Kusturica Oyuncular : Davor Dujmovic , Ljubica Adzovic , Branko Djuric , Elvira Sali , Bora Todorovic Senaryo : Emir Kusturica , Gordan Mihic Yapımcı : Harry Saltzman , Mirza Pasic Diğer Adı : Time of the Gypsies
Vikipedi Amca şöyle der:
Çingeneler Zamanı, yönetmenliğini Emir Kusturica'nın yaptığı 1988 yapımı Yugoslav filmi. Kusturica'nın en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen yapıt, aynı zamanda tamamı Çingenece çekilen ilk sinema filmidir.
Film, telekinezik güçlere de sahip olan Perhan adında bir Çingene'nin, genç yaşta Yugoslavya'nın küçük bir köyünden çıkıp Milano'da bir suç şebekesine dahil oluşunu, Azra ile yaşadığı aşk ve kız kardeşi Danira'ya uzun süre sonra tekrar kavuşmak için gösterdiği çabalar etrafında anlatır.
Filmin müziklerini Goran Bregoviç bestelemiştir.
Perhan'ın meyhane sahnesi ve o enfes müzik... "Ederlezi Avela"
Anlatımın şiirselliği ve ölümün amansızlığı üzerine ilginç bir yapıt.
Biz, ölümü bu denli yakında hissediyor muyuz ve ölümü istiyor muyuz, bir yanda yaşamı çözememişken?
Tanrı var mı, varsa nerede, ona ulaşmak için hangi yollar izlenmeli, gibi sualleri zihinlere taşıyor film.
Tanrı ve ölüm kavramlarının sorgulanışının epik bir şölene dönüştürüldüğü başarılı çalışmanın yapısı Vikipedi'de şöyle aktarılıyor:
--------------------
Yedinci Mühür (İsveççe: Det sjunde inseglet), Ingmar Bergman'ın yönettiği 1957 yapımı İsveç filmi. 1957 Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü kazanmıştır.
Orta Çağ'da savaştan bıkmış bir Şövalye, yanında bayraktarı ile Haçlı Seferleri'nden evine döner. Vebanın yol açtığı tahribatı görünce, böylesi bir ızdıraba neden olan Tanrı'dan kuşkulanmaya başlar. Çok geçmeden ölüm onu da ziyaret eder; ancak Şövalye kaderine boyun eğeceğine Ölüm'e meydan okuyarak bir satranç oyununa davet eder. Kaybederse canından olmaya razıdır.
Buna koşut bir öyküde ise, genç, masum ve iyimser bir çift bebekleri ile birlikte küçük bir akrobat grubu ile köy köy dolaşırlar. Yolculukları sırasında, bağnaz dinciler kırbaçlama törenleri düzenler ve Tanrı'nın emirlerini yerine getirmeye kendini memur etmiş umarsız kişiler şeytanın esiri köylüleri yakarken, hastalığa uğramış köylerdeki insanların korku içinde yaşadıklarını görürler. Acı çeken Şövalye bu çiftle karşılaştığı zaman, onların birbiri ile olan aşkıyla rahatlarken, meşum rakibi Ölüm, hepsinin kaderini tayin edecek olan son hamleyi yapmayı bekleyerek, uysal uysal bir kenarda oturmaktadır.
Bergman'ın, Tanrı'nın gövdesiyle bulutlanan bir dünyada insanın yaşamı üzerine varoluşçu eserlerinin ilki olan Yedinci Mühür, yönetmenin çocukluğunun etkisi altında geçirdiği ideallerin baskısını hissettiği bir dönemde yapılmıştı.
Bir rahip oğlu olan Bergman, tıpkı Şövalye gibi, modern dünya topyekün savaşları ve nükleer psikozu ile dini bir bakışı yalanlıyor görünse de, inancın sorunlarından kendini kurtaramıyordu. Seyrek, stilize tematik diyaloğu, ağırbaşlı ses efektleri ve vakur, melankolik müziğiyle Yedinci Mühür, dinsel deneyimin hem daha hafif hem de daha karanlık yanlarının nüfuz ettiği, belki biraz saplantılı, ama yine de çarpıcı bir film olarak varlığını günümüzde de sürdürüyor.
24 yaşındaki genç öğretmen Stacey, her ne kadar bazı önyargılarla ilk derse girse de, öğrencilerinin yaşamında büyük farklar yaratacaktır.Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmde, "Revenge" dizisinin güzel yıldızı Emily Vancamp'e, Steve Talley ve Treat Williams eşlik ederken, yönetmen koltuğunda 2 Emmy ödüllü Jeff Bleckner oturuyor.
Önyargıları deviren ve bir derme çatma sığınakta evsiz çocuklara öğretmenlik yapmaya çalışan Stacey, ilk günlerde zorlansa da zaman içinde yolunu buluyor.
Bizdeki bazı köy okullarında görülen her sınıf düzeyinde öğrencinin bir arada olması durumu, bu filmde de bir arkaplan unsuru olarak dikkat çekiyor.
Sevgi, huzur, sıcak bir yuva hayali kuran zeki ama hırçın öğrencilerle uğraşmak, bulundukları binanın hemen yanıbaşından geçen trenle birlikte sarsılmak, hayatları yaralı ailelerle baş etmek onu yoruyor ama ona güç de katıyor.
Film, gerçek bir hikayeden esinlenilerek hazırlanmış.
Stacey, zaman içinde öğrencilerin dilini ve ihtiyaçlarını anlıyor. Bazı derslerde öğrencilerin karınlarının aç olması oldukça hüzünlü!
Stacey, hamileliğinin son günlerine dek onlarla birlikte oluyor ve sevgilerini kazanıyor.
Anlamak kavramını bilmek kavramına yeğ tutan bir yapıt.
Film, basit bir tema üzerine kurulu olsa da mücadelenin ve istekliliğin altını çiziyor.
Adak esnasında... Nine ve Muhammed.... Eller kalbe...
1999 yapımı İran dram filmi... 90 dakikalık bir farkındalık...
Filmin özgün adı Rang-e khoda. Allah'ın Rengi demek aslında ama Cennetin Rengi olarak çevrilmiş...
Gözleri görmeyen küçük Muhammed'in hikayesi...
Film kısaca şöyle özetleniyor:
Gören eller için...
Küçük Muhammed(Mohsen Ramezani),Tahran'daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görmektedir.Kör olarak doğmuştur ve çevresindeki dünyayı dokunarak ve işiterek anlamaya çalışmaktadır.Okulu yazın tatile girdiğinde babası onu almak ve köyüne götürmek üzere okula gelir.Muhammed'in annesi ölmüştür ve babası yeni bir evlilik planlamaktadır.Özürlü bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba sürekli olarak ondan kurtulmak için çareler arar.Köyde ise Muhammed'i yazı birlikte geçirecekleri sevecen iki kız kardeş ve yaşlı ninesi beklemektedir.
--------------------------
Kim daha iyi anlatabilir ki sevgiyi?
Ruhunu kaybeden bir baba var karşımızda. Kör oğlunun ona yük olduğunu düşünüyor. Allah'a uzak bir halde. Eşini kaybetmesi, ikisi kız üç çocukla ortada kalması, parasız olması onu bu karamsar hale sürüklüyor.
Muhammed, körlüğün verdiği sözde eksikliği ilk başlarda sorguluyor ki bu noktada öğretmeni devreye giriyor...
İşte Muhammed'in sözleri:
Muhammed, okuma dersi veriyor...
"Beni kimse sevmiyor. Ninem bile… Herkes benden kaçıyor. Çünkü ben körüm. Görebilseydim diğer çocuklar gibi köy okuluna giderdim. Ama ben dünyanın öbür ucunda körler okuluna gitmek zorundayım. Öğretmenim Allah’ın körleri daha çok sevdiğini söyledi. Çünkü onlar göremiyormuş. Ben de "Eğer öyle olsaydı bizi kör yaratmazdı." dedim. O da bana: "Allah görünmezdir, o her yerdedir, onu istersen hissedebilirsin, parmaklarınla onu görebilirsin" dedi. Ben de her gün parmaklarımın dokunduğu her şeyde, her yerde ALLAH’ı aradım. Ve ona her şeyi anlattım, kalbimdeki sırları bile.."
Filmin yine de aldığı ödüller ve aktarılış şekli ile Amerikan piyasasına sunuluş şeklini beğenmedim. Farklı bir kültürün, piyasa malzemesi yapılması ve "doğa, din, körlük" ekseninde çeşni olarak sunulması doğru değil...
----------------------------
Dokunarak gülmek için...
Her şeyi hissediyor Muhammed... Kuş seslerini duyuyor, dokunuyor hayata. Görmeyen gözlerini parmaklarına taşıyor... Görüyor...
*Ninesinin ona olan sevgisi çok temiz...
*Muhammed'in kardeşlerinin okuduğu sınıfa bir gün misafir olması ve orada, gözleri gören çocukların okuduğu metni, kendi özel kitabından takip etmesi... Yapılan yanlışları anında söylemesi ve hayata tutunması ne de güzel/acıtıcı.
*Filmdeki renk lezzeti bir başka... Canlı ve hayata dair renkler...
Babalık ile insanlık arasında sıkışmak...
*Körlüğün verdiği karanlık mı aydınlığın verdiği aymazlık mı? İnsan ne de kör...
*Orman sahnelerinde gaipten gelen bir ses... Nedeni ne acaba?
*Rengarenk çiçeklerin kaynatıldığı ve adak yakılan sahne çok hoş...
Sabrı, şükrü, çocukluğu, varlığı ve yokluğu yeniden hatırlatan bir film...
Film Hakkında Notlar (Vikipedi'den)
Çiçekler kaynatılırken...
**Filmin yönetmeni Majid Majidi'nin bir önceki filmi Bacheha-Ye Aseman (Cennetin Çocukları)(1997) Amerikan Akademi Ödülü'ne aday gösterilen ilk İran filmi olmuştu. "Cennetin Rengi" ise bir Asya filmi olmasına rağmen ABD'de gişe rekoru kırarak yine bir ilki gerçekleştirmiş ve dikkatleri tekrar yönetmenin üzerine çekmişti.
**Filme çeşitli yarışmalarda 10 ödül verilmiş, 8 kez de ödüle aday gösterilmiştir.
**Film İran dışında ilk kez 1 Eylül 1999'da Kanada'da Montréal Film Festivali'nde gösterilmiştir. Bu festivalde "Büyük Amerika Ödülü" yönetmen Majid Majidi'ye verilmiştir.
**Filmdeki çocuk oyuncu Mohsen Ramezani (Muhammed) gerçek hayatta da görme özürlüdür.
Cahit Oben, (d. 1946) Türk besteci, söz yazarı ve müzisyen.
Suadiyeli olarak da tanınır. 1960'lı yılların ilk yarısında; "Sailors", "Cahit Oben 4'lüsü", gibi gruplar kurmuştur. 1970 yılında yine müzisyen olan ağabeyi Ahit Oben ile birlikte çalışmışlardır. Füsun Önal, Şenay, Melih Kibar'ın ilk sahne çalışmaları da Fikret Kızılok gibi Cahit Oben ile olmuştur. 1965 yılı Altın Mikrofon yarışmasında Şeyadlı bestesiyle finale kalmıştır. Daha sonraları Fikret Kızılok'u ritm gitar ve solist olarak gurubuna almış ve birlikte çalışmaya başlamışlardır. 1966 yılında; bas gitarda Koray Oktay, ritm gitarda, Fikret Kızılok, bateride Emre Ulaştır’dan oluşan dört kişilik grubuyla Hergün Kavga şarkısıyla yine Altın Mikrofon’a katılmışlardır. Makaram Sarı bağlar, Ala Gözlerini Sevdiğim Dilber plaklarından bir kaçıdır. 14 plağı vardır. Canım Kardeşim film müziği ile 1973 yılının en iyi film müziği Adana Altın Koza Film Festivalinde ödülüne layık görülmüştür. 1970'li yıllarda film müzikleri yapmaya başlayan Cahit Oben 1970 yılında “Linç”, 1983 yılında En Büyük Şaban filmlerinin müziklerine imzasını atmıştır. Ayrıca 1975 yılında ülkemizi Eurovision şarkı yarışmasına temsil etmek için 1975 Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye Finali'ne katılmış Yeşim adlı şarkıcıyı bu yarışmada lanse etmiş Böyle mi Başlar isimli şarkı 1. mansiyon ödülüne layık görülmüştür. Ayrıca kendisi Özlenen Sevgi şarkısı ile yarışmada yer almıştır. O yıl Türkiye'yi temsil etme hakkı kazanan şarkı, Semiha Yankı'nın seslendirdiği "Seninle Bir Dakika" adlı şarkı olmuştur.
Cahit Oben'den akıllarda yer eden bir çalışma. Biliyorum, hatırlıyoruz... Kemal Sunal'ı da yad edelim..
kahraman: bana bak, sana bir şey söyliyim mi? arkadaşı: söyle k: kimseye söylemek yok ama! a: iyi ya söylemem. k: yemin et bakiyim. a: valla billa söylemem. k: ben ölücekmişim. a: ne var oğlum bunda yemin ettiricek? k: hiiiiç..ama abimle halit abim “duydun mu?” diye bağırdılar akşam bana. ben de korkudan “duymadım” dedim. a: sen sahiden ölürsen bilyalar nolucak? k: ne biliyim ben. a: bana versene? k: iyi ya, ölünce abimden alırsın. a: yaşa ulan!
Yapımı:2011 - ABD Tür:Dram Süre:97 Dak. Yönetmen:Tony Kaye Oyuncular:Adrien Brody , Lucy Liu , Christina Hendricks , Nick Nolte , James Caan Senaryo:Carl Lund Yapımcı:Greg Shapiro , Austin Stark
Henry Barthes, öğrencileriyle birebir ilişkiler kurabilen, oldukça yetenekli bir eğitimcidir; fakat bu yeteneğini arka plana atarak, geçici öğretmenlik yapmaktadır. Okula kadrolu öğretmen gelinceye kadar yedek öğretmenlik yapan Henry, hiçbir okulda öğrencilerle ya da iş arkadaşlarıyla duygusal bağ kuracak kadar uzun süreli kalamaz. Görevlendirildiği son devlet okulunda ise öğrencilerin ve hatta öğretmenlerin de bir şekilde içlerine kapanık olduğunu, karamsar tavırlar sergilediğini fark eder. Öğrencilerle ummadığı bir bağ yakalayan Henry, okuldan kaçan bir genç kızın da sokaklardan kurtulmasını sağlar. Umutsuzluk açısından hayatta yalnız değildir ama bu karamsar dünyada hala sevilebilecek şeyler de vardır...
Oscar ödüllü Adrien Brody'nin baş rolde olduğu film, 1990'ların efsanevi filmlerinden olan Geçmişin Gölgesinde'nin (American History X) yönetmeni Tony Kaye'in son filmi olarak dikkat çekiyor. Senarist Carl Lund ise sinemadaki ilk uzun metrajlı deneyimi olan film, eleştirmenler tarafından oyuncu Adrien Brody'nin Piyanist'ten sonraki en başarılı oyunculuk performansı olarak gösteriliyor.
-----------------------------------------
Yukarıdaki şekilde aktarılıyor filmin tanıtımı...
Piyanist'in enfes oyuncusu Adrien Brody'nin başrolde olduğu çarpıcı bir yapıt...
2011 yapımı bu dramada, insanların kendi dünyalarına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Sorunlu lise gençliğini eğitmeye çalışan öğretmenler de bir "kayboluş" içindedirler. Zaten filmin hemen başındaki Albert Camus alıntısı bu durumu haber eder:
"And never have I felt so deeply at one and the same time so detached from myself and so present in the world" // ‘Ve aynı anda hiç bu kadar şeyi bir arada ve derinden hissetmemiştim. Kendimi gelecekten ve dünyadan alıkoydum.’
Detachment; ayırma, koparma ve alıkoyma gibi anlamlara geliyor. İçine kapanan ve kendi dünyasında boğulmak üzere olan bireylerin öyküsü bu...
Sistem (yine o sistem) bireyleri sorumsuz kişiler haline getiriyor. Birbirine güvenmeyen, ezen, üzen ve acımayan organizmalar güruhu... Okullardaki ezberci ya da küresel insan yetiştirici sistem... Hep en iyi, en çok, en fazla, en güzel, en doğru peşinde koşturan, insanı sığlaştıran, süreci öteleyen, sonuçta ise mağlubiyeti hazmedemeyen sistem.
İşte Henry, kendi yaşamındaki kayıpları da önüne katarak, değiştirmeye çalışır öğrencilerini... Hayata bakışlarını törpüler; kırmadan, kınamadan... Özellikle Meredith adındaki kilolu öğrencinin, filme kattığı etki gözardı edilmemelidir.
Erica (Sami Gayle) genç yaşta büyük oyunculuk çıkarıyor filmde... Henry'nin gözyaşlarına ortak oluyor...
Ne mutlu asimile olmayanlara! Çoğunluğun içinde erimeyenlere!
---------------------------
Herkes kendi olarak kalmalı. İçindeki söylenmeyenleri dile getiremeyen yığınlar oluşuyor. Hayallerini hazır paketlerle gideren;özümseyemeyen ve orijinal olamayan yığınlar... Kendi acılarını gizleyen ve diğerlerine saldıranlar... Herkes acı içinde aslında... Kendini alıkoyuyor kendi olmaktan. Farkında mıyız?
-----------------------------
Yüzsüz bir adam ve boş bir sınıf... Acaba ne anlama geliyor? Kendini gizleyen ve tüken(t)en bir insan ve toplum mu? Öğretmen ve öğrenci mi? Ne?
Rainer Wegner, öğrencilerinin ilgisizliği üzerine, dikkatlerini çekmek için bir deney yapmaya karar verir: Öğrencilerinden kendisini liderleri olarak kâbul etmelerini ve kendisine Mr. Wegner diye hitap etmelerini ister. “Disiplin aracılığıyla güç” sloganını seçer, bir logo yaratır ve gizli bir işaretle iletişim kuran bu gruba “The Wave/Dalga” adını verir. Grup giderek kontrolden çıkar ve kısa sürede farklı boyutlara ulaşır.
---------------------------
Okulda "anarşi" dersini anlatmak isteyen öğretmen Rainer, bu isteği geri çevrilince "otokrasi" dersini anlatmaya karar verir. Otokraside yönetici bütün siyasi gücü elinde bulundurur ve halk adına karar verir. Sosyal bir deneye girişen Rainer'in amacı, gençlere bu kavramı yaşatmaktır ama...
Grup, kendi dinamiklerini de beraberinde getirir. Dayanışma, giyim, selam ve anlayış ortaklaşır. Kendi dışındakini reddeden bir görüntü oluşur. Herkes, "Hitlervari" bir yaklaşıma bürünür...
--------------------------
İnsanın kendisini bir gruba ait hissetme ihtiyacı gözardı edilemez. Sosyal gruplar, bireyi rahatlatır ve bireye değer kazandırır.
Bunun yanısıra, filmden hareketle insanın yönetilme arzusunun ne kadar yüksek olduğunu da söylemek gerek. İçten içe bastırılan ama can bulan bir hakikat sanki bu. Disiplin, kural ve otorite... Bu Hitler!i haklı çıkaracak bir iç serzeniş oldu gibi...
---------------------------
Morton Rhue'nin aynı isimli kitabından uyarlanmış film...
Filmde de kendini kopuk hisseden ergenler, farklı bir deneyimi bir hafta boyunca yaşarlar... Bazen aşırı özgürlük tutkusunun bireyi belki kısıtladığı söylenemez mi? Buradan tektipçi bir anlayış istendiği sonucu çıkarılmasın. Asıl önemli olan demokrasilerde çareyi bulmak: Akılcı düşünen, kendi kararlarını alabilen, sorgulayan, özgür fakat ilkeli bireyler yaratabilmek... Bu noktada kuraldan çok ilkeyi benimsiyorum. Ancak bireyin yönetilme ve itaat etme içgüdüsünün de hala gizli bir perde ardında olduğunu eklemek istiyorum.
Niçin İzlenir?
Sorgulanmadan kabul edilen ve uyulan buyrukların sonucunu görmek için izlenir. Sürü psikolojisini ve koşulsuz kabullenişi anlamak için izlenir. Bilincin derecelerini test etmek için izlenir. "Führer/lider" kavramının içeriğini doldurmak için izlenir. Filmde yer alan Türk karakterler Sinan ve Ferdi için izlenir.
Filmden bir söz Öğretmen: Almanya'da bir daha diktatörlük olmaz, öyle mi demek istiyorsunuz? Öğrenci: Kesinlikle olmaz, bunun için fazlasıyla bilinçliyiz.
Yüzü tıpkı bir maskeyi andıran 1978 yılında 16 yaşında ölen genç Rocky Dennis'in gerçek yaşam hikayesinden esinlenen bu olağanüstü dokunaklı filmde anne Rusty'i canlandıran Cher'de ilk başrolüyle izleyicilerin karşısına çıkıyor. Rusty'nin tutku dolu sevgisi ve azmiyle Rocky bir yandan yanlızlığın, önyargının, alaycı davranış ve bakışların bıraktığı acıyla mücadele etmeyi öğrenirken bir yandan da sınıf arkadaşları ve öğretmenleri için ilham kaynağı olur.
1985 yapımı Amerikan filmi...
Cher, bu oyunculuğuyla 1985 Cannes Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü de almış...
----------
Rocky ve annesinin yaşama tutunuş şekli... Yüzündeki deformasyona (Lionitis) rağmen oldukça güçlü biridir Rocky... Kafatasında kalsiyum birikmesi sonucu oluşan bu şekil bozukluığu ona zaman zaman büyük acılar verir. Kendisini "aslan" görünümlü bir olarak tanımlar. Hayat neşesi yerindedir. Avrupa'yı gezme hayali vardır ve beysbol oyununa tutkundur. Motosiklet müptelası bir çevre içinde büyür...
Kendisine alaycı bakan gözleri, zeka, mizah ve insaniyetle alt eder. Okuldaki başarısı dudak ısırtır cinstendir. Yıl sonunda matematik, fen ve tarih birincisi olur. Dış görünüşünün getirdiği baskıyı, en aza indirir. Müdürün kendisine önerdiği körler kampında çalışma teklifini kabul eden Rocky, burada aşkı bulacaktır...
Rocky'nin yazdığı şiirin üstüne söz söylemek olmaz:
---------------------
These things are good: Ice cream and cake, A ride on a Harley, Seeing monkeys in the trees, The rain on my tongue, And the sun shining on my face.
These things are a drag: Dust in my hair, Holes in my shoes, No money in my pocket, And the sun shining on my face.
---------------------
-----------------
Bunlar güzel şeyler: Dondurma ve pasta, Harley ile bir gezinti, ağaçta maymunlar,
Dilimde yağmur ve yüzüme vuran güneş.
Bunların hepsi aptalca; saçlarımdaki tozlar, Ayakkabılarımdaki delikler, parasızlık,
Ve yüzüme vuran güneş.
------------------
**Rocky'nin kör kız Diana'ya renkleri ve kabarıklığı tarif ettiği/gösterdiği/hissettirdiği sahne enfes... Pamuklardan yapılan kabarık bulutları hissediyor kör kız. Hem de ilk kez...
**Rocky ve annesinin üst düzey motivasyonları... Rocky'i okula yazdırmaya gelen annesi Rusty, müdürün imalı konuşmalarına sinirlenir. Müdür, "Rocky'nin özel ihtiyaçlarının karşılanacağı bir okul bulması" gerektiğini söylerken Rusty sorar: "Bu okulda cebir, biyoloji ve İngilizce var mı?" Müdür, "Evet" der ama annenin cevabı hemen gelir: "Güzel, bunlar Rocky'nin ihtiyacı olan şeyler..." Ayrıca Rusty'nin gerçekçi yaklaşımı da etkili olur Rocky üzerinde. Rusty, insanların sevgisini kazanmanın zaman aldığını söyler...
**Rocky'nin kaliteli mizah anlayışı... Rocky, kendisinden korkan ya da onunla alay edenlere şunu söyler: "Ne oldu, daha önce hiç uzaylı görmediniz mi?" Ayrıca sınıfındaki tanışma gününde kendisini tanıtan bir kızı tüm sınıf alkışlar. Kız da, "Teşekkürler." der. Sıra Rocky'dedir. Rocky tanıtır ama olan şey sadece kendisine bakan gözlerdir. Bozuntuya vermez: "Teşekkürler." Mizah, insanların kalbine dokunacaktır...
**Diana'nın Rocky'i sevmesi harika. Dış görünüşün "her şey" olduğu çağımızda bir insanlık dersi niteliğinde... Eminim gözleri görse yine severdi Rocky'i... Bizi biz yapan şey içimizdeki güzellik... İnsanlığımız, dünyaya kattıklarımız ve doğallığımız aslolan...
**Rocky'nin her halükarda doğruyu dile getirmesi de güzel... Kör kıza önce çok yakışıklıyım der ama bir an sonra hakikati söyler: "Çok çirkinim." Gerçek ancak üstesinden gelebilenlerin işidir. Günümüzde yalanı her şartta geçerli kılıyoruz ne yazık ki...
**Rocky'nin baş ağrılarına ilaç almadan, olumlu düşünerek göğüs germesi... Olumlu düşünmenin muhteşem etkisini göstermekte...
**Filmin son beş altı dakikasına yayılan ve ağlatan final sahnesi... İzlemek gerek derim.
Dış görünüş tutkunlarına en iyi cevabı yine Rocky verir. Kendisine "Maskeni çıkar!" diye sataşan bir gencin hınçla yakasına yapışır ve haykırır: "Sen maskeni çıkardıktan sonra..." Bu bir yaşam sorgulamasıdır.
Bir insanın ruhunun, yüzünün ardına gizlenmesi ne kadar acı! O kafeste boğulmak... Nefes alamamak... İnsanın maskesinin maskesi...
Aamir Khan'dan etkileyici bir film daha... Filmin konusu kısaca şöyle: Karşımızda yaramaz mı yaramaz ve tembel bir öğrenci var. Adı Ishaan. Geçen sene üçüncü sınıfta kaldığı için sınıf tekrarı yapıyor ama ümit yok gibi... Yazıları okuyamıyor, üç kere üçe "üç" diyor. Kendi hayal dünyasında inanılmaz bir zenginlikle yaşıyor. Hiç kimse ondan memnun olmayınca daha da çekilmez bir hal alıyor. Sinirli ve uyumsuz bir hale bürünüyor... Babasının sabrı taşınca baba, evladını yatılı okula veriyor. Evden gencecik yaşında ayrılan Ishaan için bu ayrılık iyi olmuyor... Hayatını değiştirecek olan resim öğretmeni karşısına çıkana dek... İnanmanın ve sevginin gücünü aktaran bir yapıt...
Aamir Khan, oyunculukta döktürüyor yine... Küçük Ishaan da enfes oyuncu imiş doğrusu...
Eğitim sistemini yerle bir ediyor eleştirileri... Öğretmenlik mesleğinin önemini işaret ediyor bir kez daha...
Birkaç ipucu daha var ama verirsem filmin tadı kaçar...
Artık Hint sinemasının büyüklüğünü kabul etmek ve Amerikan rüyasından uyanmak gerek... Biraz da film süreleri kısa olsa...
Sevdiklerim
*Aamir Khan'ın ilham verici yapısı.
*Khan'ın babaya söylediği sözler: "Siz bana sonuçları söylüyorsunuz? Ben size sebebi soruyorum."
Öğretmenin yarış atı yetiştiren sisteme isyanı: "Yarışları bu kadar seviyorsan yarış atı beslemelisin. 5 parmağın 5'i de bir değil, bunları hizalamaya çalışırsan kesinlikle kırılacaktır.''