Showing posts with label Kitaplık. Show all posts
Showing posts with label Kitaplık. Show all posts

August 07, 2013

Üç Kısa Öykü

Hayalci Hamamböceği – Augusto Monterroso
Bir varmış bir yokmuş, hamamböceği olduğunu düşleyen Gregor Samsa adlı bir işçinin hikayesini yazan bir yazar olduğunu düşleyen Franz Kafka adlı bir hamamböceği olduğunu düşleyen Gregor Samsa adlı bir hamamböceği varmış.

Dünyanın En Kısa, En Hüzünlü Aşk Hikayesi – Martin Gardella
― Beni seviyor musun?
― Hayır.

Son Hikaye – Anonim
― Sizinle daha önce tanışmış mıydık?
― Hayır. ―dedi kadın.
―O zaman düşümde gördüm.



Alıntılanan Çevrimiçi Kaynak: http://newalaqasaba.wordpress.com/2011/11/15/uc-kisa-hikaye/

Üç Kısa Öykü (Çehov, Cortázar, Kafka)

Hile – Anton Çehov
Eskiden, İngiltere’de ölüm cezasına mahkûm edilen suçluların, kendilerini anatomicilere ve fizyologlara kadavra olarak satma hakları varmış. Bu şekilde elde edilen parayı kimi içkiye yatırır kimi de ailesine bırakırmış. Bu mahkûmlardan korkunç bir cinayetten ceza alan biri, bir tıp doktoruna haber göndermiş ve uzun ve bıktırıcı bir pazarlığın ardından, kendisini iki Gineye satmış. Ama doktordan parayı alır almaz, birden kahkahalarla gülmeye başlamış.

- Niye gülüyorsunuz?, -diye somuş doktor şaşkınlıkla.

- Siz beni asılacak bir adam olarak satın aldınız -demiş suçlu gülerek- ama ben sizi kandırdım! Beni yakarak öldürecekler! Ha, ha, ha!


Katil Sayfa – Julio Cortázar
İskoçya’nın bir yerinde, içinden rastgele bir sayfası boş olan kitaplar satılıyor. Eğer bir okur, saat öğleden sonra üçü vurduğunda bu sayfaya gelirse, ölüyor.


Yola Düşmek – Franz Kafka
Derhal ahırdan atımı getirmelerini emrettim. Uşak emirlerimi anlamadı. Bu yüzden ahıra ben kendim gittim, eyeri atın üzerine attım ve bağladım. Uzaktan bir trompet sesi duyuluyordu, uşağa bu sesin ne manaya geldiğini sordum. Uşak hiçbir şey bilmiyordu, zaten hiçbir şey de duymuyordu. Tam bahçe kapısında yolumu kesti ve:

- Nereye gidiyorsunuz patron?, diye sordu.

- Bilmiyorum, -dedim- yalnızca buradan dışarı çıkmak istiyorum, yalnızca buradan dışarıya. Yeter ki, buradan dışarı olsun, amacıma ulaşmamın tek yolu bu.

- Yani amacınızın ne olduğunu biliyor musunuz?, diye sordu.

- Evet, -diye yanıtladım- az önce söyledim ya. Buradan dışarı çıkmak, amacım bu.


Alıntılanan Çevrimiçi Kaynak: http://newalaqasaba.wordpress.com/2013/05/16/uc-kisa-oyku-cehov-cortazar-kafka/


July 27, 2013

Julio Cortazar // Üç Kısa Öykü

Ağız mandalının konuşmaları
Benim evde acayip bir ağız mandalı var. Saint-Roch’un çanları susar susmaz, ağız mandalım ayakları üstüne dikiliyor ve benim şahsıma gündelik konuşmasına başlıyor. Sorgun koltuğuma gömülmüş biçimde, ilgisiz görünmeye çalışıyorum yıllardır, çünkü bu yaratığın sohbetinde bana hitap edebilecek herhangi bir şey olmaması gerekir, ama bugüne dek ağız mandalım her zaman benden daha kurnaz olmuştur. İşte böyle, konuşmasına başladığı andan başlayarak, özellikle yansımalı ama çözümlenmesi kolay bir biçimde anlatacaklarını anlatıyor, ben de kulağı kirişte olan bir kimse gibi dinlemek zorunda kalıyorum onu, bunu yaparken de en ufak ikilem sergilemeden kendisini onayladığımı ve hoşnut olduğumu gösteriyorum.

Her şey bundan ibaret olsaydı, aşağı yukarı yirmi dakika sonra, Saint-Simon’un anılarına yeniden gömülebilirdim, ama ağız mandalım hiçbir şeyden tatmin olmuyor. Konuşması bitmeye yüz tuttuğunda, bana konuşmasını birkaç cümlede özetlememi buyuruyor. Akşamın en çekilmez ânı bu, çünkü sıklıkla onun düşüncelerinin izlediği yolu yitiriyorum. Tek bir örnek vermek gerekirse, o akşamki konuşması a sesi üstüne kurulmuşsa, ki bundan sonsuz perde değişimleri, armonik farklar ve e’ye ya da o’ya geçişler çıkarabiliyor (aae, aea, aoa, aoo, aeoa, aeeoo gibi seslerin tüm dizisini ekleyelim bunlara), konuşmanın maddesinin iki hali arasına mantık köprüsünü kurmakta elimden bir şey gelmemesi yeterli oluyor her şeyi berbat etmek için. Ağız mandalım kudurdu mu sınır tanımaz, ve ne yazık ki bunun sonuçlarını birçok kez tekrar tekrar yaşadım. Öncelikle şu kül tablası sorunu var. Eğer az önce sözünü ettiğim nedenlerden ötürü kızmışsa (üstelik sayısız kızgınlık türü var), ağız mandalımdan bana saat dokuz buçuk sigaramı içebilmem için kül tablasını getirmesini rica etmem boşuna oluyor. O durumda ani bir tepki veriyor, kâh kâğıtlarla dolu çöp kutusuna kendini bırakıyor, kâh oyun masasının altına girip, ağzı ayaklarının arasında, belli belirsiz bir sfenks edasıyla bana odaklanıyor. Bana gelince, konuşmayı özetlemekteki başarısızlığım beni neredeyse her zaman öyle bir duruma sürüklüyor ki, bu konuda en azından şunu söyleyebilirim, ödüm uç bir psikolojik karmaşıklığın burgacına atılıyor. Böylesi bir durum yalnızca zamanın, iğrenç saat kurma sapının, sihirli aynalar gibi çoğaltacağı yüksek tansiyonlara yol açar. Sonunda da, bu sözcük burada birazcık yersiz kaçacak ama neredeyse doğal biçimde, birbirimizin yüzüne en özümsenmiş hakaretleri yağdırırken buluyoruz kendimizi, bunların üstüne, tutumunun ev ekonomisinde ciddi sorunlar yaratmasını umursamayan ağız mandalım, alev alev yanan gözlerindense daha çok öfkeyle burnundan fışkıran yaşları silmek için patiska mendilimi elimden kapıveriyor. O anlarda, ağız mandalıma nereye kadar dokunabileceğimi tartıyorum kafamda, çünkü bu yaratık, kül tablası darbesi düzeyini de, mendil darbesininkini de aşmaktan hiç çekinmiyor, kaldı ki benim kendimi zorlayarak hareketsiz kalmam karşısında, bana karşı en azından daha az kırıcı davranışlar sergilemesi onun için o kadar da zor olmasa gerek. Bu gibi durumlarda insan bir ağız mandalının ruhunun, onun küçük parmağından öteye gitmediğini anlıyor ister istemez, biraz merhamet ve unutuş katılıyor sonra işin içine, bunun tek nedeni sessizliğe ve düşüncelere dalmaya izin veren şeylerden alınan zevk. Çünkü o dakikadan sonra, evde sessizlik olacaktır; özet yapılmış olsun olmasın, konuşma kapanmıştır, kül tablası getirilmiş ya da getirilmesi reddedilmiş, mendil elden gitmiş ya da gitmemiştir. Birbirimize odaklanarak bakmak kalır bize, herkes kendi yerinde, bırakırız kapansın üstümüze gecenin koca kubbesi. Sabah saat yedi çeyrekte kahvaltımız getirilir. Vaktimiz bol nasıl olsa.

Gereksiz Koruma
Gayet iyi biliyorum, hastalık derecesinde utangacım, insan içine çıkınca demir gibi, kaya gibi kaskatı oluyorum. Çoğunlukla müttefikim olan su bile, kimi zaman kuru ve düşmanca bir tavır takınarak akıyor dudaklarıma, oysa dudaklarım suyun badem ya da dantel olmasını isterlerdi; akşamın alacakaranlığında, henüz kentte dolaşmaya cesaret edebildiğim solgun ışığın altında bile öylesine tatlı profilleriyle derimin içinde derin yaralar açıyor bulutlar, ve beni çığlıklar atıp cümle kapıları altına sığına sığına kaçmaya zorluyorlar. Daha emin bir yol olarak metroya binmemi ya da dalgalı kenarlı bir şapka satın almamı tavsiye ediyor insanlar bana. İstedikleri kadar çocuklarla konuştukları tonda laf anlatsınlar, ben uzaklarda makaslarını boynumun üstünde bilemek için bekleyen kırlangıca bakmaya başladım bile. Kentin işçi ve işverenleri korunmam için kullanılacak bir ödeneği oylamaya koydular, insanlar benim için kendilerini sıkıntıya sokuyorlar. Teşekkür ediyorum sizlere, beyler ve hanımlar, o parayı size minnet ve medeniyet çerçevesinde geri vermek isterdim; ama siz hep orada olacaktınız ve işte bu da dik bir yar, gölge öğüten bir değirmen, mercan iğnecikleriyle donanmış bir iyiliğin katlanılmaz aşırılığını yaratacaktı bende. Başkalarının varoluşunu karmaşık hale getirmeyi giderek daha can sıkıcı bulmaya başladım, ama beni içine koyabileceğiniz, hâlâ ıssız olan tek bir ada, adı kötüye çıkmış tek bir koruluk, hatta küçücük bir toprak parçası bile kalmadı ki oradan sizlere bakayım barışçıl bir göğün altında. Ey insanları dikenli yeryüzü, yanlış bir şey midir boynuzlu bir at olmak?



Alışılmamış seçimler
Karar veremedi.
Hiç karar veremedi.
Aralarından birini seçsin diye bir muz, Gabriel Marcel’in bir kitabı, naylondan üç çift çorap, garantili büyük bir kahve makinesi, esnek ahlaklı bir sarışın, erken emeklilik önerdiler ona, ama o karar veremedi.
Kararsızlığı yüzünden birkaç memurun, bir rahibin ve bölgenin aynasızlarının uykuları kaçtı.
Karar veremediği için insanlar aralarında onun oturma izninin iptalinin gerekip gerekmeyeceğini konuşmaya başladılar.
Bunu onun duymasını sağladılar, öylesine gibi, kibar bir şekilde.
Şöyle dedi: "Bu durumda, muzu alıyorum."
İnsanlar kuşkulandılar, bu da çok doğaldı.
Kahve makinesini ya da en azından sarışını alması daha akıllıca olurdu.
Muzu yeğlemesi yine de tuhaf.
Durumu en başından ele almaya karar verdiler.

Kaynak: Kitap-lık Dergisi // Sayı 64 // Eylül 2003
Fransızcadan çeviren: Orçun Türkay

June 22, 2013

Yazarların ev halleri

Yazarların evlerinde çalıştıkları, okudukları anları merak ediyorsanız, buyurun yazarların ev hallerine!










Tao Lin, Muray Hill'deki apartman dairesinde.












Alice Walker, Mississippi'deki evinde yazı yazarken.













Sene 1958. Truman Capote, Brooklyn Heights'taki dairesine keyif çatıyor.













James Baldwin, Saint- Paul de Vence'deki evinde.














Vladimir ve Vera Nabokov, evlerinde okuyup yazarken.












Ernest Hemingway pazar keyfi yapıyor sanki, The New York Times okurken.













Henry Miller, Big Sur'daki evinin kütüphanesinde.













Patti Smith ve Sam Shepard, 70'lerin başında, evlerinde.













Zora Neale Hurston, Florida'daki evinde çalışırken.













Mark Twain 1903 yılında, evinde.













Gertrude Stein ve Alice B. Toklas, 1922 yılında Paris'te vermişler bu pozu.













Agatha Christie, İngiltere'deki yazlık evinde okumalarını yaparken.














John Updike, Ipswich'deki evinde çalışırken.












Susan Sontag, evde aylaklık ediyor.












Anne Sexton, çalışırken ufak bir mola vermiş.













Virginia Woolf, 1930'larda yazlık evinin verandasında, Vanessa Bell ve ailesiyle.













İşte karşınızda Fitzgerald ailesi! F. Scott Fitzgerald, eşi Zelda ve kızları Scottie.













Dave Eggers ve Vendela Vida, San Francisco'daki evlerinde.














Paul Auster, Park Slope'taki evinde.














Jorge Luis Borges, yatak odasında.









20 yazar ve kendi çizdikleri portreleri

Yazı yazarak kendini anlatmanın en güzel ifade yollarından biri olduğu söylenir, ama bu tek yol değildir elbet. Bazıları resime, müziğe, sinemaya da yönelirler. Flavorwire'ın hazırladığı bu listede, kendi portrelerini resmeden 20 yazar var; Sylvia Plath, e.e. cummings, Charles Bukowski, Mark Twain ve nicesi... Bakalım yazarlar kendilerini nasıl algılamış, tuvale nasıl yansıtmışlar?







   Flannery O'Connor, tabi ki kuşuyla beraber. (1953)


























     Henry Miller. (1946)












     e.e. cummings (1939)











    Kurt Vonnegut. (1995)













   Margaret Atwood. (1975)

























      William S. Burroughs, 1959.













    Mark Twain. (1902)












   Allen Ginsberg. (1994)




























     Edgar Allan Poe.












      Jack Kerouac. (1960)














     Charles Baudelaire. (1890)













     Truman Capote.













   Hunter S. Thompson. (1960)












    Hermann Hesse. (1917)














    Tom Wolfe. (1975)















    D.H. Lawrence. (1929)














   Jorge Luis Borges, kör olduktan sonra çizmiş bu resmi. (1975)