July 10, 2015

KA-BA-SABA

Çok çaresizim, olduğundan fazla, bir hayli, tir tir çaresizim. Ne var ki, gelin görün ki, insanlar, bu kasabanın insanları, bu kasabanın kaba saba insanları bana inanıyorlar, bana kucak kucak, yaşam kadar, sıkı sıkı, gece berraklığında, su misali, inanıyor, inanıyor; beni bilge sanıyorlar.


Beni bulduklarında geceydi. Körpe bir gecenin içinde rast gelmişlerdi gövdeme. İnce bir değnekle itelemişlerdi öteye. Yaşıyor, demişlerdi. Hakları vardı. Kör bir fener tutmuşlardı çamurlanmış, topraklı gözlerime. Yaşıyor, kımıldadı, demiş, sevinmişlerdi. Gözlerimi aralamıştım ve fenerin cılız ışığında ağzıma yüzüme konan sineklerin varlığını kanıtlamıştım. Sağa sola, çılgınca, süratle, ölecekmiş gibi kanat çırpıyor, ağzımın içine girmek için sabırsızlanıyorlardı. Ağzımda ne varsa, bal mı, sır mı, ağzım da ne olabilirse, anne mi, yaşam mı, ağzımdan geriye ne kaldıysa, onun içine girmek istiyorlardı. Dermansız nefesimle savuştursam da, tükürükler saçsam da geliyorlardı, ağız cephemi ele geçirmek üzereydi düşmanlarım. Kahramanca mücadelem sonuç vermemiş ve birkaç irikıyım, kimisi şeffaf renkte, sinek ağız kuyuma düşmüşlerdi. Boğazımın boğumlandığı, kursağımın dizildiği noktaya oturmuş kalmışlardı. Artık orada bir düğüm vardı, koca, bakırdan, omuzda taşınan eski bir güğüm vardı. Değil, bunlar değil. Yutkununca şişen, ayrı bir varlığa dönüşen, sineklerle, üç sinek, dolu bir ek vardı. O halde orasının adı sin-ek olmalıydı. Ya benim adım, benim adım olsa olsa sin-ek-lik olurdu. İç harbimin felaketi korkutmuş olmalıydı kasabalıları. Ağzından salyalar akıyor, bak, demişti kara bir gölge. Akıyor, saralı bu, demişti diğer bir kara gölge. Ölmüş besbelli, canı burnunda, demişti daha da diğer bir kara gölge. Kaç kişilerdi? Üç gölge sesi, üç insan eder miydi? Sineklerin taarruzu kesilmişti çok geçmeden. Seyrek de olsa taciz uçuşu yapan jet sinekler yüzüme konuyor, yüzüme siniyor, yüzümü siliyorlardı. Yutkundum, ışık sönse, kararsak, gölgelerim ölse, ben geceye tutkundum. Üstü başı kir pas içinde bunun, demişti birinci ses. Duymuştum, ışık gözlerimi yormuştu, kapamıştım onları, o halde, yalnızca duymuştum. Doğru, uzak yoldan gelmiş, besbelli, derbeder bu, deli. Bunu demişti ikinci ses. Sonra kuru bir sessizlik hüküm sürmüştü bir müddet. Duymuştum belki allı pullu, belki boncuk gözlü, belki çaresiz bir yılanın eğri büğrü toprakta yol alışını, kavramıştım. Toprağın boşluklarına inişini, toprak oluşunu, pullarının pul biberlenip dağılışını, duymuştum. Aklım dağılmıştı, toparlayamıyordum. Yutkundum, alışmıştım içimdeki sineklere, yatkındım.


Kucaklamışlardı beni, bana sahip çıkmışlardı ama kim diyordu, hani, sahip olduklarımızdır asıl bize sahip olan. Karanlık bir yoldan, önümüzü aydınlatan fenerin gözleriyle geçtik. Derman bulmuştum biraz. İki kasabalının sırtında girmiştim kasabanın meydanına. Fenerin ışığı söndüğü an, yok olmuştu feneri tutan. Göz gözü görmüyordu. Oraya koyun, dikkat edin, demişti fenersiz ses. Bu birinci sesin sesiydi, tanımıştım. Leş gibi kokuyor, yıkayalım, diyen ikinci sesti. Evet, çabuk. Bu, üçüncü sesin sesi değildi. Aslında üçüncü sesin sesini duymamıştım hiç. Üçüncü ses, var mıydı, yoksa dilsiz miydi bu sesin sahibi? Zihnimdeki sesleri de yutmuştum biraz. Yut, yut ki uyut içindekileri. Rahatlamıştım. Üstüme kova kova su boca ediyorlardı. Bu yıkanmamış, bu adam hiç yıkanmamış hayatında. İkinci sesti bu. Sabunla. Birinci ses. Evlerin çatılarında tombul gece hayvanları cirit atıyordu, duyuyordum, kalaslara sürtünüyor, vırk vırk sesler çıkarıyor, ahşabı kokluyor, sağı solu bıyıklı kafalarıyla kolaçan ediyor, geceyi, sessizliği, kasabayı, görünmezleri tırmalıyorlardı. Onları duyuyor, kasabadaki herkes uyuyor, onlara, yalnızca gece var olanlara doyuyordum.


Bir güzel yıkamışlardı beni. Her yerimi sabunla tertemiz kılmışlardı. Karanlıkta, kırmızı bir suyun beyaz sabun tanecikleri ile çarpışarak üzerime döküldüğünü fark edebilmiştim. Çürümüş elbiselerimin yerine içlik benzeri bir pantolon ve geniş bir gömlek vermişlerdi. Duyduğum onca sesin, ağrının, içimdeki sinek sığınağının arasında uyumuştum. Uyuyunca güçlenirim. Uyuyunca, uzun uzadıya uyuduğumda güçlenirim. Kuvvetlenir bedenim. Uyumuştum, rüyamda, çağıl çağıl akan, kaynayan, ak buğularla gürüldeyen küçük bir çağlayanın altındayım. Su, ağzıma yüzüme doluyor. Sinek gibi doluyor. Sağıma, soluma, çılgınca, ölecekmiş gibi doluyor. Allı pullu, boncuk gözlü, çaresiz bir yılan, yerin yarılıp suya kavuştuğu çağlayanın kıyısındaki engebeli toprakta bata çıka ilerliyor. Toprağa sürünüşünü görüyorum. Suyun altından görüyorum. Sulu, nemli gözlerle görüyorum. Yılan, süzülüyor, pul biber oluyor derisi, pıtır pıtır dökülüyor, yılan çaresiz, nemli gözlerle görüyorum. Rengi yeşildi sanki, sürünen bir sivri biberdi yılan, yeşilinin yittiğini, dağıldığını, yılanın renginin aktığını, boyasının aktığını, sulu gözlerle, sürünen sivri biberin, sulu boya resmedilmiş bir yalana döndüğünü görüyorum, yutkunuyor, bir sineği yutuyor, ayılıyorum.

Bana bakan onlarca göz, öfkeli, meraklı, kaba saba, çıplak ve aç, onlarca göz. O gözlerin altına yerleştirilmiş çeşit çeşit burun biberi. Mini dolmalık, acı, tatlı, isotluk biberler. Bana bakıyorlardı. Yanı başımda ise üç kurtarıcım yer alıyordu. Onlara dikkatlice bakmıştım. Derin bir bakışı var, demişti kır saçlı, uzun boylu, dolma biber burunlu adam. Bu ikinci sesti. Yüzü gözü açıldı, evet, ya, bu adamın bakışı içime işliyor. Bu, birinci sesti. Sesin sahibi şişman bir kadındı. Bu sesin, bir kadın sesi olduğunu anlamamıştım, çatallı bir sesti, aslında çatalla son zeytin tanesi yakalanacakken zeytinin tabaktan düşeyazması ile oluşan cızırtıya benzer bir sesti bu. Renkli örtülerle örtünen kadının dizinin dibinde çirkin suratlı, cüssesine nazaran uzun, acı biber burunlu bir cüce vardı. Bu üçüncü sesin cücesiydi. Kendi aralarında bir şeyler konuştular kadınla ama duymadım, cücenin sesini duymadım, bana nemli gözleriyle baktı, duymadım, topak ellerini yumruk yaptı ardından cüce, ondan çekindim, sustum, pis pis sırıttı, bir şeyler söyledi, dedim ya, duymadım, sessizleştim, gözlerimi kapadım, cüceye uymadım, efendileştim, nazikleştim, cüceyle cüce olmadım.


Tüm kasabalı sıraya girmişti, elimi yüzümü öpüyor, bana dokunurlarsa iyi olacaklarını haykırıyor, itiş tepiş etrafımı sarmalıyorlardı. Anlam veremiyordum olanlara. Kadınla adam bana kol kanat germiş, bir güvenlik çemberi oluşturmuştu çoktan. Yoksa izdihama kalbim dayanmayacaktı. Elimi kolumu kapıp öpenler beni öldürecekti. Cızırtı sesli kadın renkli örtüler içinde kaybolan kollarını havaya kaldırdı. Sessiz olun, sakin, dedi. Bu adamı oğlum buldu. Cüceyi gösteriyordu. Oğlum, bu adamı kara bir gecede buldu. Anlattı bana evladım. Adamı kara yılanlar, dev yılanlar parçalıyormuş. Evladıma inanırım. Kuzuma inanırım. Cüce, tebessüm etmişti minik ağzı ve yanık yüzüyle. Oğlum ne dediyse doğrudur. Parçalansa da kendi etrafında bir dönüyormuş bu adam, yenilenip çıkıyormuş. Olacak iş değil, ya olur. Oğlum, yalan söyleyecek değil ya! Hak veriyordum cızırtı sesli kadına. Dolma biber burunlu adam sözü devraldı. Oğluma ve karıma inanırım. Denilenler doğrudur. Bir ailenin yeni üyesiydim anlaşılan. Kasabalı, yeni ailemin oluşturduğu çemberi geçemiyor, anlatılanları yudum yudum dinliyordu. Yutkunuyor, içimdeki sineklerden birini daha öğütüyor, kalanı büyütüyordum. Kim nesi varsa, elinde avucunda ne varsa, para, gıda, eşya, öteberi, ne varsa, getiriyor, yeni aileme veriyordu. Cüce, pis pis sırıtıyor, önüne yığılanlar arasından seçtiği mor renkli bir kadın kolyesini boynuna geçirmiş, kadınca sırıtıyor, nazlı nazlı boynunu ovuşturuyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordum kalabalık karşısında. Bağdaş kurmuştum ve uyuşmuştu bacaklarım. Gözleri belirsiz, tek bir çizgiye dönüşmüş, kör bir kadın, gri püskül saçlarını tutam tutam yolarak yardı kalabalığı, fark ettim. Bir sol, bir sağ eliyle, yaşlı elleriyle def etti önündekileri. Göstersin bakalım, dedi. Göstersin hünerini. Madem yılanlara, çıyanlara dayanmış, kötülere dayanmış. Nefeslendi. Göstersin. Elindeki saç yığınını toprağa savurdu. Göstersin. Soluğu kesildi, sustu. Kasabalı galeyana geldi bu çıkış karşısında. Doğru ya, dediler, doğru. Kanıt isteriz. Tek bir ağızdan su olup aktılar. Olanları izledim. Cızırtı sesli kadın ve dolma biber burunlu adam kaş çattılar. Olacak iş değil, olacak gibi değil. İnanmıyorsanız, inanmayın. Gidin. Alın, gidin, ne verdinizse, alın. Yutkundular.  Alın. Öfkeli kalabalık dinlemiyordu denilenleri. Sözcükleri eziyorlardı. Kadını, adamı ve cüceyi bir kenara fırlattılar.  Beni yere boylu boyunca uzattı birkaçı. Dön bakalım, dediler. Dön de görelim. Cüceye takıldı gözüm, lokma parmaklarını yutacaktı endişeden. Bir tekme geldi sırtıma, canım yandı. Dön, dedi emreden bir ses. Gözlerimi kapadım. Yutkundum, yeni bir tekmeyle. İçimde büyüttüğüm sineğin bir nefes boşluğunda kanatlanıp uçtuğunu duydum. Tektim, çaresizdim. Dönmeye başladım, bir yılan gibi süzülüyordum eğri büğrü toprağın üstünde. Gömleğim ve pantolonum allı pulluymuş, hissediyordum. Toprağın boşluklarına düşüyor, çıkıyordum. Pullarım pul biberleniyor, karışıyordu toprağın kokusuna. Sol kolumu dirseğimden yukarı kırıyordum. Sağ kolumun parmakları kulak hizamda sabitleniyordu. Bacaklarım tatlı biber olup uzuyordu. Dönüyordum, kendi etrafımda, kasabanın etrafında, kaba saba kasabalının etrafında dönüyordum. Sanki yıllardır, kendimi bildim bileli, tam zamanlı, dön babam dön, dönüyordum. Çamurlanıyordum her devridaimde, bir tuhaf oluyor, şımarıyor, bu adam bilge, bu adam başka, sözlerini duyuyor, daha bir dönüyor, aslında çaresizce dönüyor, çare aramak, deva bulmak için dönüyor, dönüyor, şansımı bir de böyle deniyordum.


Durdurdular beni gün geceye varınca. Yıkadılar kasabanın meydanında. Elime ayağıma sarıldılar. Yaramı beremi öptüler.


Çok çaresizim, olduğundan fazla, bir hayli, tir tir çaresizim. Ne var ki, gelin görün ki, insanlar, bu kasabanın insanları, bu kasabanın kaba saba insanları bana inanıyorlar, bana kucak kucak, yaşam kadar, sıkı sıkı, gece berraklığında, su misali, inanıyor, inanıyor; beni bilge sanıyorlar.

(Cızırtı sesli yeni annem, dolma biber burunlu yeni babam ve yeni cüce kardeşim yanıma vardılar. Annem, babam ellerimi öptüler. Sonra, yeni cüce kardeşimi kulaklarından çekip attılar yola. Dön, dediler, sahtekâr. Dön, biz sana nasıl inanacağız, dön. Böyle bir şey gerçek idiyse, eğer bu adam hakikaten böyle idiyse neden bize demedin, neden söylemedin? Dön. Sonra, cüce kardeşim konuştu. Bir şeyler dedi ama duymadım. Duymadım. Yutkundum. Etrafım kasabalıyla, bir kasabalının getirdiği bir kasa balıyla, bala üşüşen sineklerle doluydu. Gözlerimi kapadım, yutkundum.)


No comments:

Post a Comment