July 24, 2016

Fotokopi Makinesi Sisi

Sağa sola savruluyor bedenin, seni yürüyen şişko bir balık olarak düşlüyorum o an. Pulların yollara dökülüyor Ali. En son ilkokulda görüşmüştük. Zıldır zımba oynarken omzuma çıkmıştın. Cılızdın. Diğerlerini tekmelemek istiyordun kafamı komuta ederek. Tuhaf bir yel dokunmuştu elime, oradan çiçeklere uzanmış, ufalmıştı. Okul bahçesinin paslı demir örgülerle ayrılan bitkili bahçesine de uğradığını düşünmüştüm yelin. Ellerimdeki ıslaklıktan ötürü seni daha fazla sırtlayamamıştım. Hafifçe başımı kaldırdığımda yere düşmüştün çoktan. İnliyordun ve kırılan bacağından ters v şeklinde bir kemiğin pantolonunu delip belirdiğini fark etmiş, yutkunmuştum. O günden sonra, okulun son iki ayıydı zaten, gelmedin okula. Seni merak etmiştim aslında. Evinin etrafında gizlice dolaşmış, aralık perdelerin sisi içinden seni görmeye çalışmış, başaramamıştım. Taşındığınızı duydum çok sonra.
Sahi, seni neden sırtlamıştım? Neden alttaki bendim? Neden her seferinde dediklerini harfiyen uyguluyordum?
Evindeki ataride tetris oynamıştın bu olaydan birkaç hafta evvel. Ben de seni izliyordum. Hızla süzülen blokları ustalıkla yerleştiriyordun yerine. Kuzenin Damla da gelirdi bazen. Onun sana hayran olduğunu hissederdim. Avuçlarının arasına yerleştirdiği başıyla dakikalarca oyuna değil ama senin oyuna bakan gözlerinin içine bakardı. Orada oluşan zafer pırıltılarını gördükçe saçları kabarırdı sanki; dudakları allaşır, eli ayağı birbirine dolaşırdı. Damla’yı seyre dalar, suskunlaşır ve sonra hemen yine sana dönerdim. Senin sağ kaşının yukarıya kalktığını da görür, bunu kazanılmış bir eylem olarak görürdüm. Dener, oturduğum sandalyeye sıkıca yapışır, dener, başaramaz, kaşlarımın tekini kaldıramazdım. Sonra “Ali” derdi Damla. Senin ağzının kenarında bir boşluk oluşurdu. Rahatsız edilmenin sıkıntısı buradan buharlaşırdı. Bir keresinde bu buhar sisteminin sekteye uğradığını ve senin sinirlenip tetrisi fırlattığını, titrediğini, ağzından köpüklü beyazlıklar çıkardığını görmüştüm. Yerde kıvranıyordun, baloncuklar beliriyordu beyazlığın ortasında. Damla çığlık atıyordu gücü yettiğince. Annen baban gelip seni götürmüştü. Arabanın arka koltuğunda gidiyordun. Bense Damla ile yan yanaydım. Tetris elimde, senin gibi yapmaya çalışıyordum. Pilsiz ve kırık ekranlı tetriste çatlamış yüzümü seçiyor, kendimden geçiyordum. Damla, dev iğneli kara bir arıya dönüşüyordu ben böyle olunca. Sarı, siyah, sarı. Bağırıyor, güzelleşiyordu. Elim titriyordu tabii, dilim de. Ballaşıyordu Damla. Tetrisin ekranından sızıyordu arılar. Blok hâlinde ballaşan Damla’ya bulaşıyorlardı. Belki hayatımda ilk kez korkmamış, ağzımın kenarında bir boşluk oluşturup tebessüm etmiştim. Başarmıştım. Ali yoktu ama Alileşmiştim.
Yıllarca içimde taşıdım seni Ali. Kurşungeçirmez, korunaklı özgüvenini kopyaladım. Ağzından saçılan köpükler, ansızın artan hiddetin ve kırılan bacağınla çok uzaklardaydın artık.
***
Büyümüş, koca adam olmuştum. Galiba. Hâlâ ara sıra senin eksikliğini duyumsuyordum. Bir akşam vakti seni gördüm Ali. O anlar şöyle: Sağa sola savruluyor bedenin. Yıllar geçmiş aradan, belki yirmi yıl. Şişko bir balık yürüdüğünde ne olursa sen yürüdüğünde de o oluyor. Saçılan pullar, süzülen ağır koku, yüzü çevreleyen yorgun yüzgeçler. Kırk kilodan yüz kiloya ulaşmışsın, öyle söyledin. Çeşitli ilaçlar kullanıyormuşsun. Hastaymışsın. Sinir hastalığı raporun bile varmış. Birini öldürsen hapis bile yatmazmışsın. Seni dikkatle takip ediyordum. Her bir sözcüğünü özlemişim, kana kana içiyordum. Beni sordun. Anlattım. İyi bir kariyerim var Ali. Özgüvenim yerinde. Param bol. Keyfim yerinde. Oh. Tuhafça baktın. Beni en son bir sünepe olarak bırakmışsın. Bu ne değişimmiş böyle.
Ağır hareket ediyordun. Birlikte bir hamburgerciye gitmiştik. Oradaki kasiyer kızı tavlamıştın herhalde. Kız, seni görünce kırıtmıştı. Farklı soslardan istedin, kız önce bir etrafı kolaçan etti, tezgâhın altından on beş, yirmi tane sos paketini tepsiye bıraktı. Demek ki etkileme yeteneğin diri kalıyordu her hâlükârda. Patatesi bir o sosa, bir bu sosa, bir ötekine, bir berikine batırarak yedin. Bakışların ölü bir balığınkilerdi. Arada bir kendi içindeki denize dalıyordun. Eski yakışıklılığının kalmadığını, hastalık yüzünden arkadaş çevrenin seni unuttuğunu söyledin. Sonra elini bacağına götürdün ve kırılan bacaktan yadigâr platini okşadın. Sessizleştik bir süre. Konuşmamanın verdiği garip yalnızlık içinde önümdeki kolayı içtim. Mideme dökülen asidin içinde yandı sözcükler. Aklıma geldi, Damla’yı sordum, yanık sözcükleri kullanarak. Bilmediğini söyledin, evinden kaçmış bir erkekle. Sen de elbette bu durumdan hoşlanmamış, Damla’yı defterden silmişsin. Nasıl unuturum bu huyunu? Ağzına götürdüğün koca bir soğan halkasının deliğinden gördüm yüzünü. Yayvanlaşmış, eskimiş.  
Konuyu bir türlü getirememiştim hastalığının ne olduğuna. Yıllar öncesinden bir yel dokundu elime, kola bardağını devirdim. Gözlerimi tekrar sana kavuşturduğumda donup kaldığını gördüm. Ellerin topak olmuş, kenetlenmişti. Boş gözlerle bir noktaya sabitlenmiştin. Yerinden kalktın, mekânın içinde yürüdün ileri geri. Kasiyer kızın korktuğunu ve senin tesirinden uzaklaştığını fark ettim. Yüzüne biraz su serptim. Kendine gelmiştin beş dakika kadar sonra. Yıllar sonra seni böylesi bir mağlubiyet içinde görmek huzursuzluk vericiydi. Bu duygu içinde evime gittim.
Birkaç gün sonra yine görüştük. Aynı hamburgerciye gittik. Biraz daha kilo almış gibiydin. Kız, bu sefer fazladan sos vermedi. Boynun bükülmüştü. Eski yakışıklılığının kalmadığı gibi cümleleri yineledin. İlkokulun en güzel kızıyla sen arkadaş olmuştun. Kızlar seninle sevgili olmak için sıraya giriyordu. Reddediyordun hepsini. Bacağın kırıldıktan sonra, bu esnada sessizleşmiştin, her şey ters gitmişti. Hastalığın şiddetlenmiş, bir de trafik kazası yaşamıştın. Araç sürerken donup kalman neticesinde kırılmadık kemiğin kalmamıştı. Ablanı da yitirmiştin bu kazada. Bacağındaki ilk platini bir platin dizisi takip etmişti. Yerli yerine tetristeki bloklar misali konulan platinler. Gülmüştün. Ağır hareket etmenin sebebi biraz da bunlardı. Keşke senin yerinde olsaydım, dedin usulca.
Hayat içinde biraz daha güçlenmiştim senin bu sözlerin sayesinde. Ali olmadan da güçlü olunabiliyormuş, istenirse yapılıyormuş. Engelli kadrosuyla girdiğin kolay bir sınav sonrası bir ilkokulda memur olarak çalışmaya başladın. Fotokopi çekiyordun. Her görüşmemizde benim gibi olamadığını ama idare ettiğini söylüyordun. Bir gün tuhaf bir şeyler oldu. Anlam veremedim. Bir daha yoluna çıkmamamı, bana bunca iyilik ettiğin halde kıymet bilmediğimi, benden adam olmayacağını söyledin. Beni silecektin. Dur, demiştim, o karanlık sokakta. Beni sileceksin ha, dur bakalım, ben seni siliyorum Ali Bey. Elveda. Hızlıca uzaklaşırken donup kaldığını, bir gölge ölüsüne dönüştüğünü anımsıyorum.
***
İnsan büyüyor Ali, yaşlanıyor ve bir süre sonra mezarlık sohbetleri yapmaya başlıyor. Kaçış yok bundan. Seni tekrar görmek, barışmak istedim. Araya aracı koydum ama benim gibi soysuzla barışmayacağını belirttin defalarca. Ben de içimdeki seni öldürdüm. Olmadı, başaramadım. Çalıştığın ilkokulda fotokopi çekmek isteyen bir öğrenciyi öldüresiye dövmüşsün. Tek yetkili senmişsin, senin dediğin olurmuş. Okuldan atılmışsın bu nedenle. O okulun bizim mezun olduğumuz okul olduğunu öğrenmekte gecikmedim. Paslı demir örgülerle ayrılan bitkili bahçe kaldırılmış, her yer betona çevrilmişti. Oyun oynadığımız ve seni tuhaf bir şekilde devirdiğim yerin kıyısında bir fotokopi odası inşa edilmişti. İnceledim. Senin kokunun sindiği makineye dokundum. Ağladım. Ailene zorla kredi çektirerek aldığın yeni bir araba ile kaza yaptığını ve bu kez komaya girdiğini duydum. Ağladım. Şöyle bir çözüm ürettim kendimce: Eğer bu fotokopi makinesini sen diye sırtlarsam, eğer o noktaya gelir ve bu kez ben yere kapaklanırsam her şey farklı olur, senin hayatın düzelir, iyileşirsin. Sırtımdaki onlarca kilo ağırlığındaki makineyle tuhaf bir yelin elime dokunduğu noktaya gitmeye çabaladım. Zihnimde yoğun bakımdaki sen. Ağzının kenarındaki boşluk. Oradan fışkıran kan. Gözlerin ölü birer kanlı balık. Ve o an. Ellerimdeki ıslaklık. Makine olan seni daha fazla sırtlayamıyorum. Bu sefer ben çöküyorum yere. Sırtım parçalanıyor adeta. Makineden sisler yükseliyor. Kemiğim hangi harfin tersi? Arayan sensin, fotokopi makinesi olan senin içinden geliyor sesin, sisler içinden: İyiyim. Ses mi sis mi? Kemiklerim içten içe dağılıyor. Cevap veriyorum: Ben de Ali, ah, ben de! (Aklımda kuzenin Damla…)

No comments:

Post a Comment