October 15, 2014

RENKLİ ÖYKÜ

Her şey yassılaşıyor; uçucu, eriyor, hepimizin kemikleri süzülüyor sulara doğru, bak, büyük sulara… Sen çalılardan yaptığın yastığına batıyorsun, hayır, sen bizim gibi değilsin, sen kaskatı kesilmişsin, sen, sözgelimi, uykuya, hayır, uykuyu yatıyorsun. Terslik bu, hepimizin elleri ceplerindedir, poz vermişizdir, aşırı doz, kendimize güvenimiz tamdır, öyle olması gerekir, hani, ceketlerimiz benzer, markalarımız ve korkularımız eş, poz vermişizdir. Sen şimdiki zamanı yaşıyorsun, biz çoktan hikâye olmuşuzdur.

Ben buna dayanamam.

Dürtüyorum seni, elimin kıvrımları dökülüyor,

“Uyan, uyan, kalk hadi! Buradan gitmemiz gerekiyor, herkes eriyor, kimse kalmayacak, bu rüzgâr bizi öldürecek, anlıyorsun beni, anlıyorsun.” Konuşmayacaksın, katır inadı, sözcüklerinden de olacaksın. Herkes, hepimiz, bir mağaraya sığınacağız, sulardan kaçmamız gerekiyor, sen, sen bizim gibi değilsin, sen önce gözlerinde kaçıyorsun. Sana dokunuyorum, müsaadenle,

“Sen, hep orada oturuyorsun!”

Nefes de mi almıyorsun? Seni dürtüyorum, sevmediğim sesler işitiyorum, aklımı yitireceğim, hepimiz eriyeceğiz, peynirleşiyorum, bir arkadaşım kuru bir dala dönüşmüştü, çürüyor filizleniyor çürüyor filizleniyordu. Sulara doğru, pürüzlü, dayanamayacaksın, yeryüzünü döve döve, ite kaka, bata çıka, kenetlenen sivri dişlerle ve tiz bir halde akıyordu. Yüzündeki yaprağı yitirmişti, feri sönmüştü kızıl bir rüzgâr içinde, eriyordu, sona, tutamadım ellerinden budaklarından, öpemedim o çiy/çiğ/çığ kımıltısız dudaklarından.

“Ben, buradan gitmem, öldürsen!” dedin işte. Konuştun ve ne çok konuştun öyle, senin konuşmanı bekleyememiştim ben, artık dudaklarım kanepenin çizgilerine karışmıştı, sekiz çizginin arasındaki tek çizgi dudaklarımdı, rüzgâr çılgındı içeride, biz içeride miydik? Eklemlerim ve kelimelerim beni dinlemiyordu, artık ben müebbet susacaktım ve sen elbet benim dudaklarıma eğilecek, benim dudaklarımla eğlenecektin, sen de küçümseyecektin onları, onlara yaşamımın ilk günlerinde atılan kancaları bilmeyecektin, olsun, dudaklarıma evire çevire, cümleyi yaşayamadan, üşüyecektin, rüzgâr var, perde kadar üşüyecektin, kalın kalın, insanlar yanıyorlardı kızıl yelde, sen, hayır, sen bizimle beraber olmayacaktın.

“Mememi beğenmiyor musun?”dedin, kör kurşun soğuğu sağ elinle tutarak o göğüs topunu. Cevap veremiyordum. Görmüş, zihnime, geçirmiştim o kareyi. Dilim ilk eriyenimdi, bunu söylemeliyim. “Soğuk değil mi? Sen susuyorsun ama böyle… Ben, gitmem buradan, burada kalacağım.” İnatla söylüyorsun, katır, elimi göğsüne bastırıyorsun, soğuk, keskin, buz küpü, canım yanıyor, sabahlığının güneşinde saklı diğeri, onu koruyorsun, hayır, sen, hepimizin elleri ceplerindedir, sen bir şeyleri gizliyorsun. Sana bakan, bakarken eriyen, bakarerir gözlerimi gizliyorsun, beni gizliyorsun, kendimi bilmiyorum, eriyişimden utanıyorum böylelikle, tüm eriyenlerden, eriyip de donamayanlardan; geriye dönemeyenlerden utanıyorum; kirli ve büyük parmaklarımdan, göğüslerimden, belki erkekliğimden, onu da mı test ediyorsun, sabahlığından çekiniyorum, belki eriyip sabaha karışacağım, belki, belki, rüzgâr sadece bize esiyordur, belki sen haklısındır, belki de, haklı olarak, ben haksızımdır, kuru dala dönüşen arkadaşım yoktur, içeride de değilizdir, hayır, sadece tedirginim, geb/eriyorum.

Perdeleri deliyor kızıl rüzgâr, mermice, yüreklice, bir canlı misali, içeri saldırıyor, bize yükleniyor, kaskatı sana, eriyen bana çarpıyor, duvarda çürüyen bir tabloya, tabloda kırıtan elleri ile poz vermiş bir böcek var, takılıyor, ayağı kayıyor rüzgârın, eli kolu dolanıyor, memene çarpıyor, ah, acı eriyor içimde, rüzgâr sersemlemiş, koyu kızıl, dışarıda feryat edenler, dallara dönüşenler, dallarda çığrışan diğerleri, kanepedeki çizgiler gibiler, tek farkla, bu çizgiler kendilerini çiğniyor, tükürüyor ve çözüyorlar, kıvrananlar, nasıl mı anlıyorum, gayrı, şu deli aklım da her şeye eriyor. Rüzgâr, rüzgârlar imiş, bilmiyordum. Sen konuşuyorsun, ağzında dişlerin titriyor,

“Geleceğini biliyordum, bunların hepsi deli, sen değilsin, rüzgâr yok, sen deli değilsin!” Ben olmayan bedenimle yutkunuyorum. Memen ve üzerindeki ölümlü ben, ah, neden sonra değil bazı şeyler, hemen! “Diyelim ki doğru diyorsun, diyelim ki herkes eriyor, herkes ölecek, rüzgâr bizi öldürecek. Diyelim, öyle farz edelim. Peki.” Anlaşıyoruz anlaşmasına lakin rüzgâr buna karşı çıkıyor, rüzgârlar imiş, öğrendim, çoğalıyor, havanın seli oluyor, burgu, kara delilik, Santiago Nasar öleceğini biliyordu, kimse inanmıyordu, kimse! “Konuşmuyorsun, demek, ben yine de, senin doğru söylediğini kabul edeceğim, ne yapmam gerekir o vakit? Hangi mağaraya kaçacağız? Ayrıca eğer sen eriyorsan, benim de erimem gerekmez mi?” Küstahlara layık bir kahkaha atıyorsun, dişlerin sırıtıyor ağzında, ağzın bir mağara, oraya mı sığınsam, sesler artıyor dışarıda, sana cevap veremiyorum aptal, kuru bir dala dönüşen, yüzündeki yaprağı yitiren arkadaşım da mı yalan?

Rüzgâr ne melunmuş, ne hain, ne gaddar! Rüzgâr arabozucu bir karakuşmuş, bol tüylü, kızıl kara bir kuşmuş, durmamış, koşmuş, kapı pencere koymadan senin dizine esmiş, konmuş bir korku kuşu suretinde, görmemişsin, bilmemişsin.

Boz bir köpek oluyor karanlık kuş kılıklı rüzgâr, ayaklarına esiyor, ayaklarını kesiyor. Fark etmiyorsun, fark etmez mi, boz köpek sarı sarı havlıyor, boynundaki köpek gerdanını sallıyor, mesut, seni de eritecek, kaskatı kesilmişsin, o da ne, sen, uykuya, hayır, uykuyu yatıyorsun, seni zehirledi köpek, başını-yaşamını döndürdü, gizlediğin memene sivri tırnaklarını batırıyorsun, yapma, hissediyorum, köpeğin sarı sarı havladığı sarı sabahlığına kan güneşi doğuyor, usul, sıcacık, soğukluğun azalıyor, bize benziyorsun, belki ilk kez, belki yeniden, köpek havlıyor bu kez kırmızı, kızıl rüzgâr, köpeğin havı ile dökülüyor yapraklar, ağzından yel alsın, ağzından ve ardından yeller akıyor bu havın, benim kuru dala dönüşen arkadaşımın hâlâ yaprak yaprak umudu var, sen gerçekten kendin olmamayı bec/eriyorsun.

“Köpeği sokaktan bulmadım, tuhaftır, pencereden içeri, renksiz bir kılıkta girdi, yelpaze etti perdeleri, kuyruğu ve neşesi yoktu, yoktu, beni görünce de değişmedi bu durum, sonra herkes çıldırdı buralarda, hepiniz..!” Konuşuyorsun son hızla, kendini yoruyorsun, olacakları biliyorum, söyleyeyim, köpek senin sabahlığının kuşağına uzatıyor o ıssız boynunu, hırlıyor, hırıldıyor, kuşağı bir kement şekline getiriyorsun, yüzünün mağarası karanlık, köpeğin boynu narinleşiyor, içim kararıyor, köpeğin boynu eriyecek, o halde köpek değil asıl rüzgâr sensin, sensin! Haince gülüyorsun, sensin, sensin! “Doğru bildin, benim.” İrkiliyorum, “Nasıl duyuyor, nasıl yanıtlıyorsun susarak?” diyorum. Sarsıyorsun süratle, “Sen nasıl yaşıyor, nasıl dayanıyorsun susarak? Susuyorsun.” Haklı olduğunu biliyorum, parmak uçlarımda son kımıltılar, başaramıyorum. Gizlediğin memen… “Göster onu!” Öfke doluyum, yeryüzünde öfkeye eriyen ilk insanım, öfkeye aş eriyorum. Yüzünde kızıl bir gölgenin izi beliriyor. Sağ elin, kana bulanan, memeni saran sabahlığını örten, kara sağ elin kımıldıyor. “Göster!” Köpek, şirin, insan köpek, şiir şiir gülümsüyor, canım köpek, sen de bir dala dönüşen arkadaşım gibi köpeğe dönüşmüşsün, aleni, hav yap bana, hav yap bana, havlıyorsun, ip boynunu çiziyor, kanepedeki sekiz çizginin arasındaki tek çizgiydi dudaklarım, pofuduk biçimde hemen dibime eriyorsun boz renkte, ip çürüyor köpek, kılıksız rüzgâra haykırıyorum: “Göster gizlediğin her neyse, göster!”

Her şey yassılaşıyor; uçucu, eriyor, hepimizin kemikleri süzülüyor sulara doğru, bak, büyük sulara, öfkem de kabarıyor, sarı sabahlığın kararıyor, sen kararıyorsun, kara bulutların üstünde, inadına, pofuduk boz uçar gibi, ısıtıyorsun odayı, titretiyorsun, kanepeye süzülüyor kanattığın memenden süzülen sular, su akıyor senden, su, ben bir koşu leğen getirmeliyim, marka bir leğen, ziyan olmamalısın, olmaz, memen pörsüyor, öfkeliyim, ağzındaki mağaradan, oraya sığınacaktık, fışkırıyor su, sivri tırnakların dökülüyor ve kirli başından çocukluk saçların, gözlerin sulanıyor, sulu göz, su bahçesi, kafatasın tavana yapışıyor, kafamın tası atıyor, öfkeliyim, pofuduk koltuk, hâlâ o memeni gizliyorsun, hâlâ, aç şunu, su ile doluyor oda, perdeler kat kat oluyor, karanlıkta herkes gölgedir, su sunuyorsun suna suna, yine de, kendimize güvenimiz tamdır, öyle olması gerekir, boğuluyorum, yeryüzünün ışıkları boğuluyor, kararıyor her yer, her şey karanlık, karanlık da bir renk, karanlık bu öykünün rengi, göremiyorum seni, haklısın, her yer su, olmayan dilim kurusun, ebedi, susuyorum, susu-ve-susayıv/eriyorum ve anımsıyorum o silik pozu korku rengi karanlık, sulak bir tebessümle:

Kuru dala dönüşen bir arkadaşım vardı, adı varsın öykü olsun, fazla sudan zehirlenen, rüzgâr içinde, eriyordu, sona...

No comments:

Post a Comment