July 08, 2018

ADINI BİLMEDİĞİMİZ

Ağaçlar pıtır pıtır çiçeklenirdi, görürdük tel örgülerin gerisinden.

Akşamları ışıklı böcekler uçuşurdu, adını bilmediğimiz, önümüze eğilirdi başımız. İçeri geçmemizi isterdi eli sopalı kişiler. Anlamazdık dillerinden, olmayan kol saatlerini gösterir, öfkeli bir sessizlikle içeri geçişimizi izlerlerdi.

Koğuşlara geçince artardı çaresizliğimiz. Rutubetli duvarlarda minik kertenkeleler bir görünüp bir kaybolurdu. Alışmıştık. Bazen ölülerini görürdük ranzalar altında, kendi sonumuzu fark eder, açık yeşilden griye dönen bedenleri alırdık elimize. Kimin ranzasının altında çıktıysa o üstlenirdi bu vazifeyi. Ters dönmüş kertenkeleyi avcuna alır, okşar, pütürlü ölüm lekelerini sıkar, ağlardı. Ağlardık. Hayvanı bir peçeteye sarar, sabah toprağa vermek üzere kapatırdık gözlerimizi. Ölü bulduğumuz geceler zor geçerdi. Rüyada kertenkele ölüsü görenler olurdu, uzun kuyruklu kertenkele görenler, yeşil kertenkele öldürenler, su kertenkelesi öldürenler, evinde olduğunu hayal edip mutfağında kertenkele öldürenler, ölü kertenkele bulanlar da olurdu. Boncuk boncuk terler süzülürdü alnımızdan, nefes alışımız düzensizleşir, ranzaların paslı metallerinin kokusu daha da ağırlaşırdı. Sızlanmalar, bağırışlar, ağlamalar, mütereddit iniltiler koğuşta nefes alacak yer bırakmazdı. Günün ışıkları süzüldüğünde camlardan, halsiz düşerdik haliyle. Peçeteye yeşille gri arası bir ölüm sıvısının akmış olduğunu bilirdik. Kâbustan bozma rüyalarımızı anlatsak da anlayamazdık. Kâğıtlara çizilirdi görülenler. Uzun kuyruk, kuru kafa, ölü kertenkeleler. Kendi dilimizde yorumlardık olanları: Yardım göremezdi çevresinden kertenkele ölüsü görenler. İşlerin aksayacağına işaret ederdi çoğu.

Kalk zili çalınca yataklarımızı toplar, mutfakta kahvaltımızı ederdik. Birkaç parça kuru ekmek, peynir, reçel, yumurta olurdu daima. Cebinde ölüyü taşıyan kişinin üstüne bir ağırlık çöker, hareketleri durağanlaşırdı. Bahçeye çıktık mı bir saat kadar süremiz olurdu işbaşı yapmadan evvel. Ölü kertenkele mezarlığı dediğimiz yere gelirdik hep beraber. Durağanlaşanımız, ölüyü nezaketle bırakırdı çukura peçetesi içinde. Gözlerimiz yaşarsa da belli etmezdik eli sopalı kişilere, anlarlarsa gelip döverlerdi bizi.

Bulunduğumuz bölgedeki bir maden ocağında çalışıyorduk. Adını bilmediğimiz madenleri parçalar, kırardık gün boyu. İtiraz edenler, hasta düşenler işkenceye maruz kalırdı. Kahredici çürüklerle dönerlerdi aramıza ertesi gün ve birkaç saat içinde iniltilerle cesede dönüşen bedenleri taşınırdı bilinmez bir yere. Metanetimizi korur, öleceğimiz günü beklerdik. Kurtuluş yoktu, yoktu. Günler böyle geçerdi, ölü kertenkeleler, kâbuslar, rüyalar, ölü gömmeler, it gibi çalışmalar, dayak yemeler, uyumalar, beklemeler ölümü, beklemeler.

***

Ağaçlar pıtır pıtır çiçeklenirdi, görürdüm tel örgülerin gerisinden.

Planımı yapmıştım. Kaçacaktım, kaçacaktım ama nasıl? Nasıl. Nasıl. Kaçmadan bir gece önce bir kertenkele geldi elime. Dokundum kafasına. Kuyruğu kımıldıyor, ölmek üzere olduğu anlaşılıyordu çıkardığı incecik soluk sesinden. Işık yanınca birden ölü taklidi yaptı hayvan. Odayı dolaşan eli sopalı kişiler, titreyen bir arkadaşı apar topar götürdüler, o esnada yanımdaki kertenkeleyi görünce sopayı yapıştırdılar üzerine. Parçalandı hayvan, kopan kuyruğu çıktı yeniden titreyerek. Sustum, bir sopa da yüzüme vurdular, kan aktı, aktı, pıhtılaşarak durdu sabaha doğru.

İş alanına geçtik. Kazmayı maden yerine bacağıma saplayacaktım. Korksam da yapacaktım bunu. Çın çın dağılıyordu kazmaların kırdığı parçalar. Havaya uçuşan zerreler kızıl bir bulut kümesi olup yağıyordu üzerimize. Yüzümdeki yaraya yapışıyordu kızıl pullar. Nefes almak zordu, alışmıştık, olmaz dediğimiz her şeye alışmıştık işte. Kazmayı var gücümle kaldırdım havaya, sağ dizimin hemen altına geçirdim sivri ucunu. Kırılan kemiğin ve bacağı delip geçen sızının etkisiyle yere kapaklandım. Kanın fışkırdığını görüyor ve canımın yavaş yavaş o bölgeye kayarak bedenimden kaçmak üzere olduğunu biliyordum. Eli sopalı kişiler geldiler hemen. Sedyeye aldılar beni. Konuştular ama anlamadım, anlamadım ama konuştular. Sıcaklık yayılmıştı üşüyen bedenime. Çıkarılan kazmanın yeri bezlerle kapandı, dikiş attı önlüklü kişi, adını bilmediğim bir ilaç döktü bacağıma. Sakinleştim. Aksam koğuşa getireceklerdi, evet, sonrasında oyunumu oynayacaktım. Kertenkelelerden öğrenmiştim ölü taklidi yapmayı, günlerce, aylarca, adını bilmediğim mevsimlerce incelemiştim onları. Nefesimi tutacak, kaçıp kurtulacaktım bu esaretten.

Başımda dikilenler soluk alışım durunca dürttüler beni. Dayanacak, başaracaktım. Gözlerim kapanınca bir sürü kertenkele ölüsü sardı etrafımı. Çatallı, ince, uzayan dilleriyle konuştular, anlamadım. Anlamamak üzerine kuruluydu yaşantım. Eli sopalı kişiler yardılar kalabalığı, taşıdılar bedenimi. Bir aracın arkasına fırlatıldım. Tel örgülü kapının açıldığını, homurtulu vasıtanın bir tepenin başına zar zor çıktığını anladım. Açıldı kapı. Işıltılı hava. Pıtır pıtır çiçeklenen ağaçların arkasındaydım hemen. Çıkarıp yerdeki çukura attılar. Acı sona ermiş, planım işe yaramıştı. Bundan sonra yaşayacaktım hakkım olan mutluluğu, nefes aldım coşkuyla. Sebepsiz, acımasız, canavar kişiler mahvetmişti hayatımı ama kurtulmuştum işte, ferahlamıştım, bacağım da iyileşmişti bir nebze, çıktım çukurdan.

Eli sopalı kişiler gitmişti. Kızıl bir bulut görünüyordu çok uzaklarda.

Yüz metre gittim gitmedim, bir kurşunun bacağıma girmesiyle devrildim toprağa. Sürüklendiğim yer devasa bir şehirdi. Gökdelenler, mağazalar, tüketen ve tüketilenler sarmıştı her yanımı. On binlerce rengarenk urganın ucunda daha önce ölüp koğuştan çıkarılanlar asılıydı, vücutları doldurulmuş, bozulmaları önlenmişti. Adını bilmediğim ışıklı böcekler havalanıyordu üzerlerinde. Şırıngayı dikkatle sapladılar kafama. Urgana geçirildi uyuşuk kafam, adını bilmediğim bir mutluluk kaplamıştı içimi, belki de şırıngadaki sıvıdandı, bacaklarımı hissetmiyordum zaten, ip boğazımı yarınca açıldı kapanan gözlerim ve etrafımdaydı binlerce kertenkele. Gülümsüyordum, gülümsüyorlardı.

Bir açık hava müzesiydi doldurulmuş cesetler mezarlığı. Işıklı, led ışıklı doldurulmuş böceklerle.

Devasa şehirdeki tüketiciler aceleyle gülümsüyordu.

Adını bilmediğim, bilmediğimiz bir şeydi bu anlatılan.





No comments:

Post a Comment